ÜLKEDE SU BARIŞI DÜNYADA SU BARIŞI 

Nurten Akyazılılar : "Su Güvenliği 2050" 'yi okuduktan sonra rahat uyuyamazsınız!   


Geleceğe kangrenli miras bıraktığımızın bilincinde miyiz?

Nurten Akyazılılar

Gün geçmiyor ki rant odaklı ağaç kıyımına dair haberler ile bu kıyımlara, “dur” diyenlerin eylemleri gündeme yansımasın. HES projeleri için; “derelerime dokunma” diyenler, “Nükleer santrale hayır” diyenler var. Mevsim normalleri üzerindeki hava koşulları ile bunların yaşam alanlarımızdaki etkilerine dair haberleri kanıksadık. Seller, heyelanlar can alıp yerleşim merkezlerinde hasarlar bırakırken diğer yandan tarım mahsulleri heba olmakta... Şiddetli depremler, tsunamiler ve hortumlar yüzünden yıkılan kentler görüyoruz. Bölge bölge kıyıdan çekilen, kuruyan göller haberlerine alıştık… Ülkemizin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın “Kuraklık nedeniyle elektrik ithal etmeyi düşünüyoruz” açıklaması üzerine Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu‟nun; "Su sıkıntısı olmayacağını defalarca söyledik. İlla ki su sıkıntısı olmasını istiyorsanız onu bilemem ama biz, gerekli tedbirleri aldık" şeklindeki makamına yakışır beyanıyla kafalarımız bulandı.

  İsrail‟in deniz suyu arıtım atıkları Gazze Şeridi‟nin içme suyunu kirletiyor, olabilir mi?

Su sıkıntısına dair son haberlerden biri, Gazze Şeridi‟nden geldi; evlerin musluklarından akan çeşme suyun kalitesi,  “suyun tuz oranı o denli yüksek ki deniz suyu ayarında” deniliyor.

Haberin detayına göre dere veya nehrin bulunmadığı Gazze Şeridi‟nin su ihtiyacı, bir yeraltı su rezervuarından temin edilmekte. Birleşmiş Milletler‟in verileri ise Gazze Şeridi‟ndeki yeraltı su kaynaklarının yüzde 90′ından fazlasının, Akdeniz‟den gelen tuzlu su, zararlı maddeler veya kaynağı belli olmayan atık sularla kirlenmiş olduğu yönünde! Kirlilik kaynağı pek de belirsiz olmayabilir zira burunlarının dibindeki İsrail‟in, kapasitesiyle alanının en büyüklerinden olan Hadera deniz suyu arıtma tesisi mevcut…   Su politikaları uzmanı Dursun Yıldız, işte tüm bunlara yanıt olabilecek nitelikte; “Su Güvenliği 2050” adıyla, geniş araştırma, birikim ve kaynağa dayalı yeni bir kitap çıkardı. Sayın Yıldız‟ın, Su Güvenliği 2050 ile dikkat çektiği dünyamızın kanayan yaralarına parmak basıp, insanları geleceğe bıraktığımız kangrenli mirasla uyandırmak lazım.  

Küresel ekonominin gelecek 10 yılda karşılaşacağı en önemli risk: “Su Riski”

Su güvenliğinin enerji, gıda ve çevre güvenliği ile doğrudan ilişki içerisinde olduğuyla başlayan kitap, ülkelerin geleceklerini planlarken bu 4 güvenlik kavramını dikkate almadıkları takdirde 21. Yüzyılın ikinci yarısını göremeyeceklerine dikkat çekiyor. Küresel ekonominin gelecek 10 yılda karşılaşacağı en önemli riskin ise “Su Riski” olacağı belirtiliyor.

  Küresel ısınma durdurulamaz; buna adapte olmaya çalışmalıyız

Stockholm Dünya Su Konferansında yer alan, “Küresel ısınma geri döndürülecek seviyeyi aştı, iklim değişikliğine karşı alınacak önlemler için çok geç kalındı. Artık bunu durdurmak yerine adapte olmaya çalışmalıyız” tespitine önemle dikkat çekiliyor…

  Dünyada 1 milyar kişi gıda güvencesinden yoksun

Hali hazırda dünyada 1 milyar kişinin gıda güvenliğinden yoksun yaşadığını ifade eden Yıldız, 2050 yılına kadar 2 milyar kişinin daha yeterli gıdadan yoksun olacağının ileri sürüldüğünü kaydediyor. Devamında, “Dünya‟nın iklim düzensizliği sürerse 2050 yılına kadar buğday ve soya çekirdeği üretimi, yüzde 30 oranında düşer” öngörüsünü ekliyor.  

Su sorunu yaşayacak bölgeler K.Afrika, O.Doğu ve G.Asya

ABD Ulusal Güvenlik birimlerinin hemen hemen tümünün katıldığı 2012 yılındaki bir çalışmada, 2040 yılının hedef seçilerek; “Küresel Su Güvenliği” başlığıyla raporunun yayınlandığını hatırlatan Yıldız, “Bu rapora göre demografik ve ekonomik gelişme baskısı nedeniyle su konusunda önemli sorunlarla karşılaşılacak bölgeler; K.Afrika, O.Doğu ve G.Asya” diyor.   
 
2022 yılından sonra su sorunu yüzünden devletler güçsüzleşecek

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton‟ın 2012 Mart‟ında ABD‟nin su yönetimi konusundaki uzmanlığını dünya ülkeleriyle paylaşmak için toplantı yaptığına değinen Yıldız, buradaki rapora göre su sorununun 2022 yılından sonra daha ciddi hale geleceğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Yani bir kurak dönem bekleniyor. Aynı raporda, gelecek 10 yıldan sonra su kaynaklarındaki azalmalar daha ciddi hale geldikçe, havzalarda paylaşılan suyun giderek artan bir şekilde baskı unsuru olacağı yazılıyor. Böylece suyun bir silah olarak veya teröristlere yeni hedefler yaratmak için kullanılması ihtimali de artacak deniyor… „Seller‟, „su kaynaklarının azalması‟ ve su kalitesinde bozulma‟ gibi sorunların, yoksulluk, sosyal gerilim, kötü yönetim ve zayıf hükümetler gibi faktörlerle birleşmesi çok sayıda devleti güçsüzleştirecek. Bu unsurların „istikrarsızlık ve devletlerin güçsüzleşmesi tehlikesinin artması, bölgesel gerilimlerin şiddetlenmesi ve ülkeleri önemli siyasal amaçlar konusunda ABD ile birlikte çalışmaktan alıkoyması ihtimallerini güçlendirecek‟… ABD eski Dışişleri Bakanı Clinton‟a göre, „Bu tehditler gerçek ve ciddi kaygılar yaratıyor‟. Pentagon ve ABD ordusu, iklim düzensizliklerinin yıkıcı etkilerinin ortaya çıkacağı bir dünyaya hazırlık yapıyor”. Hollywood filmlerinde kıyamet senaryoları o kadar arttı ki konu, halkın bilinçaltına işlenerek şimdiden o korkunç geleceğe insanları hazırlıyorlar, diye düşünüyorum.  

2030 yılına kadar Afrika‟daki silahlı çatışmalar yüzde 50 artar

Yıldız, ABD Kongresi‟nin 2004 ve 2008 yıllarında konuyu ele aldıktan sonra 2010 yılında yayınlanan „4 yıllık Savunma Değerlendirme‟ raporunda, iklim değişikliğinin ulusal güvenliğe olan etkilerini de içermesine karar verildiğini belirtiyor. CIA‟nin, ABD‟de ani iklim değişiminin güvenliğe etkilerini tahmin edebilmek için özel merkez açtığı ve buradaki yeni bir çalışmada 2030 yılına kadar Afrika‟da, silahlı çatışmalarda yüzde 50 artış olacağı ve de bu çatışmalarda 400 bine yakın kişinin hayatını kaybedeceğine yer verildiğini kaydediyor.  

Doğanın milyonlarca yıllık tecrübesi yerine insanın kurnaz zekâsı

Toprağın olağanüstü özelliklerini anlamayı beceremeyip güçlü tarım ilaçları ve kimyasal atıklarla verimli tarlaları tükettiğimize de vurgu yapan Dursun Yıldız, “Şimdi genleriyle oynayarak uyum sağlayan türleri değil, para kazandıran türleri üretiyoruz. Doğanın milyonlarca yıllık tecrübesini yok sayıp, yerine kendi kurnaz zekâmızı koyamayız” diyor.  

Veriler, gezegenin beklenilenden daha hızlı değiştiğini gösteriyor

Bilim insanlarının dünyadaki ısınmanın 2C altında kaldığı sürece deniz seviyesinin yükselmesi gibi felaketlerin önüne geçilebileceğini düşündüklerini kaydeden Yıldız, konuyla ilgili açıklamalarını şöyle sürdürüyor: Son bulgular, 2 derecelik artışa ulaşmadan da dünyanın hızlı bir iklim değişikliği dönemine girilebileceğini gösteriyor. Bütün bunların altında üç temel geri besleme mekanizması yatıyor.

1-Eriyen buzul sularının denizlerdeki akıntıları değiştirmesi,

2-Eriyen permafrosttan atmosfere salınan metan ve karbondioksit,

3-Dünyadaki buzulların yok oluşu. 2 C derecenin altında kalmanın tek yolu da karbondioksit emisyonunu 450 PPM‟de durdurmak olarak kabul edildi.

Bugün bu seviye, 395 PPM civarında. Ancak bu görüşün aşırı iyimser olduğu anlaşılmış bulunuyor. Dünyanın dört bir köşesinden gelen veriler, gezegenin beklenilenden daha hızlı değiştiğini gösteriyor. Alaska ve Sibirya boyunca uzanan permafrost, atmosfere tahminlerden daha fazla miktarda güçlü bir sera gazı olan metan gazı salıyor. Batı  Antarktika‟daki buzulların deniz üzerine uzanmış, karaya da henüz bağlı kısımları (buz şelfleri) tahminlerin üzerinde bir hızla kırılıp kopuyor.  

Miami‟den Bangkok‟a kadar çok sayıda kent, sular altında kalır!

Dursun Yıldız, 2012 yaz aylarında ABD‟yi etkisi altına alan su baskınları ve ısı dalgaları gibi sıra dışı hava olaylarında artış görüldüğünü ifade edince aklıma beklendiği ve hatta kurgulandığı gibi 2012‟de kıyametin gerçekleşmediği geldi. Yıldız, konunun devamında, James E.Hansen‟in bu yüzyılda deniz yüzeyindeki yükselmenin 5 metreye çıkabileceğini hesapladığını belirterek, “Bu da Miami‟den Bangkok‟a kadar çok sayıda kentin sular altında kalması anlamına geliyor. Bu arada artan sıcaklık ve kuraklık, küresel kıtlığa yol açabilir” diyerek, konunun vahametine dikkat çekiyor.  

Deniz seviyesindeki 60-70 cm‟lik bir yükseliş bile ciddi sonuçlar doğurur

Bazı uzmanların, Hansen‟in bu görüşlerinin aşırı korkutucu olduğu kanısında olsalar da çok küçük değişikliklerin bile o güne dek sabit iklim koşullarında yaşamaya alışmış olan uygarlığımızı tehdit edebileceği görüşünü paylaştıklarını da ekleyen Yıldız, şu örnekle düşüncelerini pekiştiriyor: W.Tad Pfeffer, “Bu yüzyılda maksimum deniz yükselmesinin 5 metreyi bulması olası değil; büyük olasılıkla 2 metrenin altında kalacak. Kamu ve özel sektör yetkilileri, deniz seviyesindeki 60-70 cm‟lik bir yükselişin bile, ne kadar ciddi sonuçlara yol açabileceğini bilmek zorunda. Bu sinsi sinsi ilerleyen tehlike, bizi bu gezegenin üzerinden silip atabilir” diyor.  

2020‟li yıllardan sonra „mini soğuma‟ yani kuraklık bekliyoruz

Dursun Yıldız, birçok çalışmada birlikte olduğu DEÜ‟den Prof.Dr. Doğan Yaşar‟ın; “2020‟li yıllardan sonra „mini soğuma‟ yani kuraklık bekliyoruz ve tüm dünya da bu döneme hazırlanıyor” şeklindeki görüşüne yer veriyor. Sayın Yaşar‟ın, bu konuya dair açıklamalarının sonunda; “Yer altı sularının kullanımları, ihtiyaç sahiplerinin istekleri doğrultusunda değil; devletin izin verdiği miktarda olmalıdır” mesajı mevcut.  

Küresel ısınmanın sebebi, yüzde 95 insan kaynaklı

Yıldız, Stockholm‟de, Eylül 2013‟de düzenlenen konferansın ardından sunulan 5.İklim Değerlendirme raporuna göre küresel ısınmanın tartışmasız varlığına dikkat çekilip küresel ısınma sebebinin yüzde 95 insan kaynaklı olduğunun vurgulandığını belirtiyor.

  Küresel ısınmanın etkileriyle neler olduğunu halen bilmiyorsanız!

Küresel ısınma nedeniyle dünyamızda neler oldu ve etkileriyle neler olacağına dair Dursun Yıldız, şu maddeleri sıralıyor:

1-Küresel iklimdeki ısınma olağandışıdır yani: Atmosfer ve okyanuslar ısınmış, kar ve buz miktarı azalmış, ortalama deniz düzeyi yükselmiş ve sera gazlarının atmosferdeki birikimi artmıştır.

2-1901-2012 yılları arasında kara ve okyanus sıcaklığı ortalama 0,9 C derece artmıştır.

3-Geçen 30 yıl küresel ölçekte 1850‟den beri kaydedilen en sıcak ardışık 30 yıl, 21. Yüzyılın ilk 10 yılıysa en sıcak 10 yıldır.

4-Karbondioksit, Metan ve Diazotmonoksit birikimleri son 800 bin yılda hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

5-CO2 miktarı sanayi devri öncesine göre yüzde 40 artmıştır.

6-Grönland ve Antarktik buz kalkanları, geçen 20 yıllık dönemde kütle kaybetmekte, buzullar neredeyse küresel ölçekte küçülmeyi sürdürmekte ve Kuzey Kutup deniz buzu ve kuzey yarımküre, ilkbahar kar örtüsü alansal olarak küçülmesini sürdürmektedir. 
 
7-Okyanuslar atmosfere salınan insan kaynaklı karbonun yaklaşık yüzde 30‟unu emmiş ve bu da okyanusların asitlenmesine yol açmıştır. 8-1971-2010 döneminde okyanuslarda biriken enerjinin yüzde 90‟dan fazlası küresel okyanus ısınmasıyla bağlantılıdır.

9-Küresel yüzey sıcaklık değişikliği, 21.yüzyılın sonuna kadar, biri dışında tüm yeni IPCC senaryolarına dayanarak olasılıkla sanayi öncesi döneme göre 1,5C‟yi ve iki yeni senaryoya göreyse 2 C‟tı aşacaktır.  

Kömür yakılan termik santraller, küresel sıcaklık artışını durdurdu

Yıldız, Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli (IPCC)‟nin açıklamasında geçen; “Kömür yakılan termik santrallerden salınan sülfat aeresollar, soğutma etkisi yaparak küresel sıcaklık artışını durdurdu” savına yer veriyor.

  ABD, Kyoto protokolüne göre Montreal protokolünde çok daha karlı

Tüm ülkeler arasında ABD‟nin en fazla Montreal protokolünden kazanıp en çok da Kyoto Protokolünden kaybedeceğinin düşünüldüğünün altını çizen Yıldız; “ABD‟nin bu protokollere uyum için her 1 milyar dolarlık harcamasına karşın Montreal Protokolünden 170 milyar Kyoto için ise 27 milyon dolarlık fayda sağlayacağı tahmin edildi” diyor.

  Buzulların erimesi korkutucu

Bilim insanlarını en fazla korkutan şeyin, geri besleme mekanizması gezegendeki buzulların erimesi olduğunu belirten Yıldız, devamında şöyle yazıyor: “Örneğin geçen yaz aylarında Kuzey Buz Denizi‟ndeki buzulların erimesinin dramatik bir hıza ulaşabileceğini bilim insanları tahmin edememişlerdi. Bu arada Grönland‟ın buzulları, hızla yok oluyor ve Antarktika‟nın buzulları da eriyor. Alaska‟daki Columbia Buzulu‟nun denize doğru kayma hızı, günde bir metreden, günde 15-20 metreye ulaşmış durumda. Antarktika ve Grönland‟da, kıyı boyunca deniz üzerinde yüzen büyük buz şelfleri çöküyor. Bu da şelflerin ne kadar hızla yok olduklarının bir işareti. Isınan deniz suları, buz şelflerini alttan oyarken, ısınan hava ise yukarıda çatlaklar oluşturuyor. Buz şelfleri, payanda vazifesi görür; deniz tabanına dayanan buzları ve karadaki komşu buzulların yerçekimi kuvvetinin durmaksızın çekmesi sonucu denize kaymasına engel olur. Yüzen buzların erimesi, su seviyesinde yükselmeye yol açmaz ama batan buzullar, seviyeyi arttırır. Buz kaybı deniz seviyesini arttıracağı için değil, çok güçlü bir geri besleme mekanizmasını tetikleyeceği için korkutucudur. Buz, güneş ışığını uzaya geri yansıtır. Buzlar ortadan kalkarsa daha koyu renkli olan kara ve deniz, daha fazla miktarda güneş ısısı emer, daha fazla buz erir. Yeryüzünün yüzey yansımasındaki bu değişiklik, çok küçük bir kuvvetin bile ne kadar büyük bir felaket yaratabileceğini gösterir”.  

Kuzey Buz Denizi‟ndeki buzullar eriyince gemilere yeni rota oluştu

Rota değişikliği sayesinde Çin‟in, Rotterdam ve Hamburg gibi Avrupa‟nın en büyük limanlarına daha kısa sürede varmayı ve bu sayede büyük tasarruf sağlamayı hedeflediğine dikkat çeken Yıldız, “Arktik bölgesindeki buzulların erimesiyle deniz yolları giderek ticarete uygun hale geliyor. Kuzey Deniz Rotası 35, Süveyş Kanalı rotası ise 48 gün sürüyor” diyor.  

Kuzey Buz Denizi rotasında Çin, Rusya ile işbirliği istiyor

2012‟de dünyanın en büyük ticari gücü haline gelen Çin‟in, bu alanda Rusya ile işbirliği yapmak istediğini vurgulayarak, şöyle devam ediyor: “Russia Today‟in haberine göre Çin, canlandırmayı düşündüğü rotada yalnızca kendi başına seyahat etmek istemiyor. Rusya ile teknolojilerini birleştirerek Kuzey Buz Denizi‟ni canlı bir ticaret yoluna dönüştürmeyi arzulayan Çin, 2021 yılına kadar kuzeyden yaptığı ticaret hacmini 15 milyon tona çıkarmayı hedefliyor”.

  Kuzey Buz Denizi‟nin tamamen eridiğine şahit olunacak

Kuzey Buz Denizi‟ndeki buzul yüzeyinin 1979-2001 arasındaki 10 yıllık dönemlerde yüzde 6‟nın üzerinde erime gösterdiğini belirten Yıldız, yıllar itibariyle gelişen erimedeki artışı şöyle anlatıyor:  “2001‟de erime hızı 2 katına çıktı. 2007 ve 2012 yıllarında ise tüm zamanların rekoru kırıldı ve Eylül 2012‟de uzun dönemli ortalamada buzul yüzeyindeki erime yüzde 49‟a çıktı… Başkanlığını Jiping Liu‟nun yaptığı çalışmaya göre iklim politikaları ve küresel ısınma seviyeleri aynı kaldığı takdirde 2054-2058 arasındaki bir Eylül ayı ilk defa Kuzey Buz Denizi‟nin tamamen eridiğine şahit olunacak”.  

1000‟li yıllarda Grönland, yeşil bir kara parçasıydı

Konunun devamında, Prof. Dr. Doğan Yaşar‟ın, buzul erimesi ve donmasıyla ilgili şu yorumuna yer veriliyor: “Bugün buzulların erimeye başlaması ile Kuzeyden gemilere rota açılmıştır. Ancak bu dünyanın tarihinde sık rastlanan bir durumdur. Örneğin 1000‟li yıllarda buzulların erimesi ile Vikingler de bir kara parçası bulmuşlar ve adına „yeşil kara‟ anlamına gelen Grönland demişlerdir. Çünkü bu dönemler, bugün buz ile kaplı olan Grönland‟da buzlar erimişti. Ve 1000‟li yıllardan sonra başlayan soğuma ile yeniden buz altında kalmıştı”.  

Yerleşim coğrafyasında tatlı su dağılımı maalesef adil değil

Dünyadaki suyun sadece yüzde 2‟sinin tatlı su olduğunu ifade eden Yıldız, bunun yüzde 70‟inin buzul ve yüzde 30‟unun da yer altı suyu olduğunu belirtiyor. Bu tatlı suyun binde 5‟inden daha azının nehir ve göllerde yüzeysel su olarak bulunduğunu kaydederek, nüfusa düşen oranları için de “Dünyadaki tatlı suyun ¼‟ü G. Amerika kıtasında yer alırken burada dünya nüfusunun 100 kişisinden sadece 8‟i yaşamaktadır. Bunun aksine, tatlı suyun 1/3‟ü Asya‟da iken nüfusun ise yaklaşık 2/3‟ü Asya‟dadır. İşte tatlı su varlığı açısından böyle bir dünyanın sakinleriyiz” diyor.  

Doğanın etkiye tepki mucizesi

Volkanlar ile planktonların, dünyayı soğutmaya etkisini, şöyle kaleme alıyor: “CO2 gazının özelliği, güneşten gelen ısının dünyaya girmesine izin vermesi ve dünyadan yansıyan ısının da atmosferden çıkmasına izin vermemesidir. Sülfür ise bunun tam tersini yapar ve bu özelliği nedeni ile de bilimde; „termostat gazı‟ olarak tanımlanır. Yani güneşten gelen enerjinin yeryüzüne inmesini engeller ve yeryüzünden yansıyan enerjinin de atmosferden çıkmasına izin verir. Dünyadaki termostat gazı olarak işlev gören sülfür gazının yüzde 70‟inin kaynağı volkanlardır. Geriye kalan yüzde 30‟u ise denizel planktonlardan sağlanır. Yani hava ısındığı zaman denizlerdeki canlı üretimi artar ve bunların en küçüklerinden olan planktonlar da DMS dediğimiz, kısaca sülfür gazı üretirler. Hava soğuduğu zaman da bu canlılar azalır ve dolayısı ile havadaki sülfür gazı da azalarak hava yeniden ısınır. Ancak planktonların ürettiği sülfür eğer havayı soğutmaya yetmezse, o zaman buzullar erimeye başlar ve hafifleyen kıtalar çok daha hızlı hareket etmeye başlar. Üzerlerindeki buzun kalkması ile hafifleyen kıtaların hızlı hareket etmesi, dünyadaki volkanik hareketlerin artmasına neden olur ve iklimler yeniden soğuma eğilimine girerler”.  

Büyük yanardağ patlamalarında dünya nüfusunun yüzde 80‟i ölür 
“Dünyamızın termostatı volkanlar olmasa, dünya sıcaktan kavrulurdu ve yaşam olamazdı” diyen Yıldız, büyük yanardağ patlamalarının dünyaya ve insanlığa etkilerini ise Prof.Dr. Doğan Yaşar‟dan yaptığı alıntı ile şöyle paylaşıyor: “70 bin yıl önce patlayan “Yellowstone” değil “Toba” mega yanardağıdır. Yellowstone her 600 bin yılda bir patlar. Ve artık zamanı da geldi. Ama bu zaman, 100 yıl sonra da olur, bin yıl sonra da, 5 bin yıl sonra da. Geçtiğimiz yüzyılda kalderası 100 cm gibi yükselmişti ve sürekli kontrol altında. Eğer patlarsa ki mutlaka patlayacak, dünya nüfusunun yüzde 70-80‟i açlıktan ve susuzluktan ölecektir. Çünkü dünya en az 6-7 yıl nükleer kış yaşayacak yani 6-7 yıl boyunca dünyada güneş olmayacak, yağış olmayacak ve dolayısı ile besin olmayacaktır. Sonuç; canlıların çok büyük çoğunluğu, besin zincirinin en üzerinde bulunan başta insanlar olmak üzere maalesef öleceklerdir. Toba mega yanardağı 70 bin yıl önce patladığında dünyada 100 bin olan insan nüfusunun 2 binlere düştüğü sanılıyor yani insanların yüzde 98‟i açlıktan ölmüş… İşte tüm bu nedenlerden dolayı yer altı sularını çok dikkatli kullanmak durumundayız. Çünkü bu 6-7 yıl boyunca tek su kaynağı yer altı suları olacaktır”.

  Küçük patlamaların bile dünyaya etkileri büyük

Yaşlı dünyamızın yakın geçmişinde, volkanlar tarihindeki kadar değilse de hareketlilik olduğunu kaydeden Yıldız, şu bilgileri veriyor: “1815 yılında Endonezya‟da Sumbawa adasında Tambora yanardağı patladı ve dünyada ortalama sıcaklık 0.7C düştü. Tambora volkanı patladığında 160 milyar m3‟lük madde dışarı atılmıştı. Bu bir süper volkan patlaması değildi. Buna rağmen atmosfere yayılan maddeler nedeniyle, küresel atmosfer anormallikleri yaşandı. Bu patlama nedeniyle 1815 yılında hiç yaz yaşanmadı. Patlamadan sonraki yıl, küllerin güneş ışınlarına engel olmasıyla Kuzey Amerika‟da ve Avrupa‟da da yaz yaşanmadı. Meydana gelen iklim değişiklikleri 19. Yüzyılın en büyük kıtlıklarından birine de sebep oldu. Patlamanın sebep olduğu toplam can kaybı 70 bini buldu. Bu rakama yan etkiler sonucu hayatını kaybedenler dahil değil”.  

Yaşanılabilir dünyanın önündeki engel, doğal sermayenin tükenmesi olacak

Karasal biyolojik çeşitliliğin 2050 yılına kadar yüzde 10 daha azalacağını kaydeden Yıldız, “Biyolojik çeşitlilik bakımından zengin olan büyük orman alanları da yüzde 13 küçülecek. 2050 yılına kadar biyolojik çeşitlilik iklim değişikliğinin, ticari ormancılığın ve biyoenerji tarlalarının etkisi ile azalacak. 21.yy‟da daha yaşanılabilir bir dünyanın önündeki engel, insan yapımı sermaye değil doğal sermayenin tükenmesi olacaktır” diyor.  

Su kaynaklı güvenlik riskleri, ekonomileri ve devletleri çökertebilir „

Güvenlik risklerine dönüşebilecek alanlar‟ başlığında, dikkat çeken satırları ise şöyle: “Yoksulluk, toplumsal gerginlikler, çevrenin yaşanılamaz duruma gelmesi, siyasi liderlikte zafiyet, zayıf siyasi kurumlar gibi etkenlerle birleşerek devletlerin çökmesine yol açabilir. Devletler ellerindeki su kaynaklarını diğer devletlere baskı aracı olarak kullanabilir, teröristler stratejik bölgelerdeki su altyapılarını hedef alabilir. Bazı tarımsal alanlarda yer altı suları, kötü yönetimden dolayı tükenerek ulusal ve küresel gıda piyasalarına yönelik risklere yol açabilir”.  

Fazla su ile yapılan üretim ve tüketimlerden vazgeçmek zorunda kalabiliriz

Modern tarımda 1 kg tahıl yetiştirmek için yaklaşık 200 lt su gerekirken, 1 kg sığır eti üretebilmek içinse yaklaşık 16 bin lt su gerektiğine dikkat çeken Yıldız, şunları kaydediyor: “„Su ayak izi‟ betimlemesi, tüketici ve üreticilerin doğrudan ve dolaylı olarak su kullanımını birlikte değerlendiren bir su tüketim göstergesidir. Mesela 1 porsiyon pilav için 150 lt, 1 çift deri ayakkabı için 8 bin lt‟lik su ayak izi yaratıyoruz”.   
 
Dayatılan tek tip tarım, türlerin kaybolmasına neden oldu

Yeşil Devrim‟in dayattığı tek tip tarım yüzünden asırlardır süregelen tarım ve çiftçilik bilgisinin böyle bir değişiklik karşısında kaybolup gittiğini belirterek, “Gelecekte işimize yarayacak birçok türü kaybetmiş olduk. Örneğin Hindistan‟da eskiden 30 bin çeşit yerel pirinç türü yetiştirilirken artık tek çeşit yetiştiriliyor” diyor. Çinliler‟in, tuzlu su ile doldurulmuş sulak alanlarda genetiğiyle oynanmış mısır ve pirinç yetiştirdiklerine ayrıca dikkat çekiyor.   Endüstriyel su kullanımı 2050‟de 4 kat artar OECD tarafından yapılan projeksiyonlara göre mevcut eğilimlerin etkisi altında 2050 yılında bu yüzyılın başından yüzde 55 daha fazla su kullanılacağının gösterildiğini belirten Yıldız, en hızlı artışın ise 4 kat artışla endüstriyel alanda olacağının kaydedildiğini ifade ediyor.  

Deniz suyu arıtımı tarımsal sulamada yaygınlaşamaz

Deniz suyu arıtımının kullanma suyu için bazı bölgelerde uygun çözüm olabileceğini ancak bugünkü yöntemle bunun tarımsal sulamada kullanımının çok yaygınlaşmayacağının öngörüldüğünü ifade eden Yıldız, “Son 10 yılda İspanya ve Fransa‟da bu tesislerin işletme maliyeti ve çevresel etkileri nedeniyle kapanması, bu öngörünün doğru çıkma olasılığını güçlendiriyor” diyerek konuya açıklık getiriyor.  

Nükleer santraller, kaş yapayım derken göz çıkarmak gibi

Nükleer santrallerde uranyumun çıkarılmasında kömürün çıkartılma işleminde kullanılan kadar su gerekli olduğunu belirtip, konuyu şöyle sürdürüyor: “Ancak enerji üretiminde uranyum için kömürden daha fazla suya ihtiyaç duyulur ve bu ihtiyaç, 1000 Kwh için 2.7 m3‟e kadar çıkar. Bugünkü teknolojilerle kapalı devre soğutma yapan kömür santrallerinde 1000 Kwh elektrik enerjisi üretebilmek için 1,7-2 m3 su kullanılıyor. Doğalgaz çevrim santrallerinde ise bu miktar 0.7-1.2 m3‟e düşüyor. Nükleer santrallerde kullanılan su en fazla olup 1000 Kwh için 2.7 m3 suya ihtiyaç bulunuyor”.   „Manşet.at‟ sitesinde yer alan bir yazıda,  nükleer santrallerin 30 – 40 yıl ortalamasında ömürleri olduğu ve sonrasında nükleer atık sayılarak sökülüp, radyoaktivite düzeyine göre sınıflandırılarak bertaraf edilmeleri gerektiği ifade ediliyor. Bunun için de izleme ve güvenlik bedeli hariç en az 500 milyon dolar maliyeti olduğuna dikkat çekiliyor.

  Sınır aşan sular, ülkelerin güvenlik kaygılarını arttıracak

Su, enerji ve gıda ilişkisinin artmasıyla sınır aşan suların kullanımında ülkelerin güvenlik kaygılarını arttıracağını vurgulayan Yıldız, “Kirlenen ve azalan sınır aşan yer altı suları da ülkeler arasında öncelikli sorun olacak. 2050 yılında sınır aşan su sorunlarının daha çok yer altı suyu kullanımı konusunda yaşanacağı görülüyor” diyor.  

Nehirlerdeki su tasarrufları hesap kitaplı olacak

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız‟ın, HES'lerde yaz ayları için daha fazla su birikmesinin sağlanacağını belirterek, "Suyun kullanımını HES'lerde bu aylarda kıstık" şeklindeki son açıklamasını doğrularcasına Dursun Yıldız da kitabında; “21.yüzyılın yeni paradigması, „Biz bu nehirden ne kadar su çekebiliriz yerine, bu nehirde ne kadar su bırakmalıyız ve ne kadarlık bir değişim kabul edilebilir‟e dönüşecektir” diyor.

  İklim ve terör arasında bağ „

Su Güvenliği 2050‟nin son sayfalarında 2050 yılına dair geniş kapsamlı öngörülerini de paylaşan Yıldız‟ın, dikkat çeken bazı satırları şöyle: 
 
“Orta sınıfların sosyal ve ekonomik açıdan belirleyiciliği artacak. Siber araçlar, biyoterör silahları ulaşılabilir olacak. Küçük grupların çok etkili terör eylemleri yaratabilme kapasitesine sahip olacağı bir topluma doğru ilerliyoruz. Asya ve Afrika‟da kentlere göç çok artmış ve kontrolden çıkmış çok büyük mega kentler oluşacak. İklim göçleri gelişmiş ülkelerde sosyal ve ekonomik dengeleri bozacak. Bu göçlere karşı alınacak önlemler gerilimi arttıracak. Şeyl gazı ile bağımsızlığını kazanan ABD, enerjide yeni oyun kurucu ülke olarak dengeleri değiştirecek. OPEC, fiyat kontrol etkisini kaybedecek ve ham petrol fiyatları çok düşecek. Petrol ihraç eden ülkelerin ekonomileri sallanacak. Rusya gibi doğrudan net ihracatçı olan ülkeler özellikle Asya‟daki hâkimiyeti üzerinden, bölgedeki güvenlik ve istikrarı zorlayarak petrol fiyatlarının düşmesini önleyecek veya bugünkünden çok farklı bir dış politikası olacak. Kolombiya, Endonezya, G. Afrika ve Türkiye, 2050 yılında küresel ekonominin çok önemli ülkeleri olacak”.

  Kıyameti kendi ellerlimizle yaratıyoruz

Dursun Yıldız‟ın özetlediği son satırlardaki kaygı verici gelişmelerden bazıları şöyle: “Bush‟un Irak‟ın işgali için ayda 4 milyar $ harcarken, Kyoto Protokolü‟nü onaylamayı ABD ekonomisine zarar vereceği gerekçesiyle reddettiği bir dünyada yaşıyoruz… Bilim insanları arasındaki tartışma ne olursa olsun sonuçları itibariyle bilinçli önlemler alınması gereken olağandışı doğa olaylar yaşıyoruz… Normalde doğanın toprakta, suda kendini yenileme ve temizleme özelliği var. Fakat insan müdahalesi öyle yıkıcı ki doğa kendini yenileyemez duruma geldi. Bu yıkıcılık, 2050 yılında farklı bir dünyayı yaratacak kendi kendini besleyen mekanizmaları harekete geçirdi bile. Geçtiğimiz 50 yılda bereketli üst toprağın ¼‟ünü, ormanların ise 1/3‟ünü kaybettik. Her yıl suyumuzun büyük bölümü kirleniyor. Son 150 yılda doğal kaynakların 1/3‟ü tüketildi. Uzmanlar, deniz ve nehirlerdeki balık miktarının son 40 yılda yüzde 30 oranında azaldığını dile getiriyor”…  

Su Güvenliği 2050‟yi okuduktan sonra rahat uyuyabilecek misiniz, bilemiyorum.

Zira zaman su gibi akıp giderken yaşam kaynağımız su da göz açıp kapama zamanı içinde tükenebilir. Sudan bahanelerle değil de bahanesi su olan savaşlar çıkarsa, su yerine kan akacaktır dünyanın birçok yerinde… 
 

Birkaç ağaç uğruna ölenler, yaralananlar oldu ya hani, bu kitabı okuduktan sonra o birkaç ağacı da eylemlere katılan yüce yürekli insanları da onları durdurmak, sindirmek için TOMA‟lardan sıkılan tazyikli suları da iktidarların politika ve kamu yatırımlarını da bir kez daha düşüneceksiniz…   http://nurtenakyazililar.blogspot.com/ https://twitter.com/AKYAZILILAR 
 
http://nurtenakyazililar.blogspot.com.tr/2014/05/gelecege-kangrenli-miras-braktgmzn.html 
 



Henüz içerik eklenmemiş. Biz ilgilenirken siz bu sırada diğer sayfalara göz atabilirsiniz.

Ziyaretçi İstatistikleri

Aktif ziyaretçi sayısı: 6 Bugünkü ziyaretçi sayısı: 288 Toplam tekil ziyaretçi sayısı: 252281