"Dünyada herkese yetecek kadar kaynak var, ancak herkesin hırsını karşılamaya yetecek kadar değil."  Mahatma GANDİ

Genel

Orta Doğu’nun Ötelenen Geleceği ve Yeni Kaynak Paylaşımı

Dursun Yıldız   Giriş 11 Eylül’den bu yana dünyada meydana gelen olayları nasıl ele almamız gerekiyor ? İslam’la yakından uzaktan bir ilgisi olmayan radikal dinci yayılma, devlet ötesi küresel sermaye tarafından jeopolitik ve coğrafi yayılma maksatlı kullanılmaktadır. Bu yapılar bütünü ABD karar destek ve karar verme mekanizmalarını da kendi maksatlarının tahakkuku için kullanmaktadır. ABD, Rusya ve Türkiye devletleri bu cendereden kurtuluş yolları aramaktadır. ABD’nin özellikle bu noktada Türkiye’ye olan ihtiyacı üst düzeydedir. Ancak yakın bölgemizdeki ve ilgi alanımızdaki coğrafyalarda gelişen olayları analiz ederken önümüzdeki uzun dönemde küresel sermayeyi işaret etmek için ABD ve Rusya’yı cümlenin öznesi olarak kullanmaya devam etmek zorundayız. Bizim yazılarımızda ve analizlerimizde ABD’nin radikal aşırıcılarla mücadelesi argümanını okurken anlaşılması gereken çekirdek kavram, ABD’nin “Köktenci İslam’la Mücadele” örtüsü altında küresel sermayenin kendine ticari, sosyal, kültürel olarak alan açması gayretleri olmalıdır. Bu makalemizde Ortadoğu'daki süreci ve gitmekte olanın yerine gelecek olanı analiz etmeye çalıştık.Bölgede gitmekte olanın yerine gelecek olan yeni siyasal  yapıların sınırlarının oluşmasında bölgenin yeni  gazpolitiği ,petropolitiği kadar hidropolitiğinin de çok önemli bir rol oynayacağını düşünerek analizimize bu konuyu da dahil ettik. gk7bk4ksiidvo9g0 Ortadoğu'da Neler Oluyor?   Batı üstün uyum ve esneklik yeteneğiyle Esad’ı sürece ortak edecek! IŞİD tehdidi bölgesel ve küresel rakip/düşman güçleri Orta Doğu’da bir araya getirirken, Orta Doğu’da şimdiye kadar Batı’yı birleştiren ortak düşman Esad rejiminin bundan sonraki pozisyonu nasıl olacak sorusu karşımıza çıkıyor.Aslında bu sorunun cevabı Esad rejiminin pozisyonu ile birlikte Orta Doğu'nun yeniden düzenlenişinin belirleyicisi olacağı için çok önemli.Belki de bu konuyu"Yeni Orta Doğu'nun belirleyicisi "Esad'ın Direnişi" oldu şeklinde ortaya koymak  daha açıklayıcı olacak. Mart 2011’de Dera’da küçük çaplı bir halk başkaldırısı olarak başlayan Suriye krizi, bu tarihten itibaren Esad tarafından tüm dünyaya teröristlerle ve radikal aşırıcılarla mücadele olarak sunuldu. 2014 Ağustos’u itibariyle Suriye’de süreç içerisinde Batı’nın ve Körfez Ülkelerinin tereddütlü ve ayrık siyaseti ile kendi aralarında hedef birliği prensibini benimseyememiş olmaları sonucu iyice zayıflayan ılımlı siyasi görüşlü silahlı muhalefetten doğan boşluğu süratle dolduran radikal örgüt IŞİD’in Orta Doğu jeopolitiğindeki derin etkisi Esad’ın baştan beri ileri sürdüğü savı doğrularmış gibi ama yanıltıcı ve bir o kadar da birçokları için işe yarar bir taktik resim ortaya koydu. Esad’ın ileri sürdüğü sav 11 Eylül sonrası o zamanki ABD Başkanı Bush’un ilan ettiği “Haçlı Seferi” retoriği ile Genişletilmiş Orta Doğu özelinde küresel çapta radikal dinci akım ve örgütlerle savaş konseptiyle birebir örtüşmekteydi. Rejimi destekleyen Rusya ile rejim karşıtı ABD’yi aynı istikamette birleştiren nosyonun radikal dinci terör olduğunu ifade etmiştik. Çünkü Rusya, Suriye Rejimini desteklerken Esad’ın en baştan beri sebatla üzerinde vurgu yaptığı radikal dinci terör söylemini bir bahane olarak değil gerçekten önemli bir tehdit olarak ele almıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Suriye Rejimini desteklemesinin 20’ye yakın gerekçesinin içinde bu konu da önemli bir yer teşkil etmektedir. Putin’in göreve geldiği günden beri uygulamaya çalıştığı en önemli husus Rusya içerisinde devlet otoritesini ve kendi meşruiyetini yeniden tesis etmek ve aynı otoriteyi eski Sovyetler Birliği içinde de yaymak olmuştur. Suriye’deki radikal unsurların güç ve moral kazanarak bir taşma etkisi yaratması ve Kafkasya bölgesi öncelikli olmak üzere eski Sovyet alanı Orta Asya’ya yayılması ihtimali Putin’i her zaman endişelendirmiştir. Bu yüzden Putin, IŞİD’in Rusya’ya jeopolitik bir tehditten çok iç siyasi meşruiyeti ortadan kaldırma tehdidi oluşturduğunu, tıpkı Ukrayna meselesinde olduğu gibi başarılı olamadığı takdirde meşruiyet ve otorite uğrunda yaptığı tüm çabaların kökten sarsılacağını bilmektedir. Krizin başlangıcından beri hatta daha önceki yıllara dayanan Esad karşıtlığını dünya kamuoyu önünde radikal örgütlerle ortak mücadele adı altında birden bire değiştirmek başta ABD olmak üzereBatı için güvenilirlik ve tutarlılık açısından zor görünmektedir.Ancak işbirliğinin en başta istihbarat teşkilleriyle örtülü olarak başlatılması ve süreç içerisinde stratejik iletişim-kamu diplomasisi yöntemleriyle daha görünür hale getirilmesi her zaman için mümkündür. Batı kültürü ve dolayısıyla Batı kurumları sömürgeci ve Lutheran/ Kalvinist gelenekle olaylara, durumlara esnek ve süratli uyum sağlama özellikleriyle karakterize edilir. Bu nedenle Esad’ın bir şekilde sürece ortak edileceğini Türkiye olarak bilmemiz ve ülke çıkarlarını gözetecek bir hareket tarzına hazır olmamız gerekmektedir. Resim1 Pentagon'un Yeni Haritası Thomas Barnett, yazdığı “Pentagon’un Yeni Haritası” isimli kitabında ABD’nin küresel stratejisini çok anlaşılır bir biçimde ortaya koymakta. Dünyayı “İşleyen Merkez-Functioning Core”ve “Entegre Olmamış Boşluk-Non- integrating Gap” olarak parçalara ayıran yazar buna her iki tanıma da dâhil olabilecek ancak istikrarsızlık gösteren “Sınır Devletleri”ni ilave ediyor. Bağlantısızlığı tehlike olarak tanımlayan yazara göre “İşleyen Merkez“ küresel ekonomik ağ ile birbiriyle irtibatlıdır. Eğer bir devlet ya da bölge irtibatı kabul eder ve kendi milli ekonomisini de küresel ekonomiye dâhil ederek hareket ederse küreselleşme içinde fonksiyon gösterebilir. Bir bölgenin “işleyen” bir bölge olabilmesi için küresel demokrasi kurallar bütünü, hukuki yapısı ve serbest pazarlarla onun iç kurallar dizisinin uyumlu olması gerektiğini ifade ediyor. ABD’nin yapması gereken şeyin (Aslında şu anda yaptığı şey) mümkün olduğu kadar “Entegre Olmamış Boşlukları” küçültmek olduğunu söylüyor. Bu boşluğun nasıl küçültüldüğünü de ABD’nin “Genişletilmiş Orta Doğu” bölgesindeki faaliyetleriyle görüyoruz. Bu boşluğun kural tanımayan, kurumların olmadığı başıbozuk keyfi güçlerin doldurmasına ABD’nin izin vermesini bekleyemeyiz, ancak bu yapılar maksada hizmet için mevzi yer ve zamanda kullanılabilir niteliktedir. Kurallar ve kurumlar yoksa ulus ötesi güç kendi kural ve kurumlarıyla gelir ve domine eder.   unnamed Türkiye’nin Batı Sistemi ile Entegre Sorunu mu Var? Yazar, Türkiye’yi küreselleşmenin Entegre Olmamış Boşluğu tanımı ya da küresel ekonomi ile en az bağlantılı ve bu yüzden de kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülkeler grubu içine dâhil etmiştir. Yazar, bunu üç nedene bağlıyor. İlk olarak coğrafi olarak çatışmalarla çevrili bir konumda olmasına, ikinci olarak Türkiye’nin uzun zamandır NATO’nun bir parçası olmasına rağmen AB’ye üye olarak kabul edilmemesine, üçüncü olarak da Türkiye’nin neden merkezde olmadığı sorusunun tartışılmasına zemin hazırlamak istediğine. 2007 yılında ISAF/NATO’nun Afganistan Doğu Bölge Komutanının askeri danışmanı Deniz Piyade Albay Robert ‘Turk’ Brown’ın söyledikleri ABD’nin Türkiye’ye bakış açısını anlamakta önemli ipuçları veriyor. Albay Brown bir konuşma esnasında Afganistan’daki Türk askerinin niçin ABD askerleriyle birlikte Taliban’a karşı yürütülen askeri operasyonlara katılmadığını sormuştu. Cevaben, Türkiye’nin bu konuda milli şerh (National Caveat) koyduğu, Türkiye’nin görevinin Afgan halkına sağlık, sosyal, kalkınma yardımı yapmak olduğu, askeri harekâtı kapsamadığı ifade edilmişti. Amerikalı Albayın bu cevaba karşılık yaptığı yorum şöyle oldu: “Ticari sisteminiz, sanayiniz, bankacılığınız, hukuk sisteminiz Batı ile entegre olmuş durumda, 60 yıldır NATO üyesisiniz, ABD’nin yakın müttefikisiniz, harp silah ve malzemeniz Batı standartlarında ancak bütün bunlara rağmen ordunuz Batı sistemi ile entegre değil, hala Milli Ordu yapısı içindesiniz. Bu durumu ABD’nin kabul etmesi beklenemez. Sizin de şu anda bizimle birlikte Taliban’a karşı operasyonlar yapıyor olmanız gerekir. Amerikan Ordusu milli bir ordu değildir. Biz Amerikan dolayısıyla küresel endüstrinin ve sermayenin koruyucularıyız. Siz Türkler küresel endüstrinin ve sermayenin faydalarından Batı ile entegre olmuş diğer tüm sistemleriniz sayesinde yarar sağlarken size bu imkanları sunan gücün koruyuculuğundan imtina edemezsiniz. Milli ordu yapınızın değişmemesinin önündeki en önemli engellerden birisi zorunlu askerlik sisteminizdir.” Amerikalı askeri danışmanının gördüğü tablo buydu. Ona Türk Ordusunun Milli Ordu oluşunun tarihi, kültürel sebeplerini, bizim hiçbir zaman emperyal bir amaç taşımamış bir ulus oluşumuz, tarihin hiçbir döneminde işgal altında yaşamamış bir millet oluşumuzu anlatmak onun yaşadığı ortamla şekillenmiş paradigmasını kırmaya yetmedi. Amerikalı Albay’ın tıpkı diğer birçok Amerikalı subay gibi anlamadığı gerçek, Taliban’ı yenmenin sadece kinetik bir muharebe ile olmayacağı, Türkiye’nin işlevinin kendi doğasından kaynaklanan bir güç ile zaten istikrar ve barışa hizmet ettiğidir. Gerçekten de saha da durum böyleydi ABD ordusu için. İçinde ABD vatandaşlığını bile alamamış insanların bulunduğu, kendisi endüstriyi korurken o koruduğu endüstrinin de karşılığında kendisini gözettiği dünyanın en iyi teçhiz edilmiş, en iyi iaşesi ve ibadesi sağlanan ordusu dünyanın herhangi bir bölgesine operasyona giderken kendisiyle birlikte küresel sermayenin özel istihbaratçısından, ayakkabıcısına, köftecisine kadar tamamı onunla birlikte hareket ediyordu.   images21388F07-8593-4507-9236-3B24773AC7F9 ABD'nin “Leading  behind-Geriden liderlik” Konseptinin Çöküşü Bu bağlamda devam edecek olursak, ABD radikal aşırıcılarla küresel savaşında mümkün olan tüm araçları kullanıma sokmaktadır. Kendisinin bir güç, bir varlık olarak görünmediği durumlar da buna dâhildir. ABD’nin bu stratejisini Pakistan’dan başlayarak Fas’a kadar tüm coğrafyada görmek mümkündür. Sağlam ve köklü kurumsal yapılarla, kurumlararası çok nitelikli koordinasyon yeteneğiyle ve bütüncül kurallar manzumesiyle ABD Silahlı Kuvvetleri, Dışişleri Bakanlığı ve bunların denizaşırı teşkillerinin içindeki diğer bakanlıklara ait unsurlardan oluşan “ülke timleriyle”, inşaattan özel güvenlik ve istihbarat şirketlerine kadar küresel şirketlerle, ülke içindeki düşünce kuruluşlarından, Afganistan’daki Bagram hava üssündeki Burger King, Mc Donalds’ lokantalarına kadar entegre bir sistemlerin topyekün vizyon ve misyonu tekdir. Resmi belgelerinde kelimesi kelimesine şu ifadeyi kullanıyorlar ortak misyon için; “ABD vatandaşlarının cebine birkaç dolar daha fazla koyabilmek”. Gücünü uzatamadığı veya uzatmaması gereken yer ve zamanda gönüllü/paralı vekilleriyle ya da kendi ifadeleriyle müttefikleri vasıtasıyla hedefe ilerleyişini sürdürür. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla ve 1916 Sykes- Picot anlaşmasıyla yeniden çizilen Orta Doğu haritası üzerindeki devletlerde meydana gelen siyasi ve sosyal çalkantılar bölgeyi artık dayanılması güç bir strese sokmuş bulunuyor. Bu çalkantılar sonunda ayakta kalmaya çalışan monarşik rejimler bölgeye ulaşan son IŞİD darbesiyle yeni ittifaklar kurmaya, en az yara ile kurtulmak için küresel güçlere daha fazla angajeolmaya devam ediyor. ABD’nin Orta Doğu’daki işlerini vekillerine bırakıp Asya-Pasifik bölgesine ağırlık vermeye dönük politikalarına en ağır tepki S.Arabistan’dan gelmişti. Obama’nın Orta Doğu politikasında yapmaya çalıştığı değişiklik bölgede İsrail dâhil tüm ülkeleri endişeye sevk etmişti. ABD Dışişleri Bakanı Kerry bu endişeleri gidermek için bölgeye ziyaretlerini sıklaştırdı. İsrail’e defalarca sık aralıklarla ziyaretlerde bulundu güvence vermek için. ABD’nin bölgede değişiklik politikasının ilk emarelerinden biri İran nükleer görüşmelerinin hızlandırılması olmuştur. Libya harekâtıyla başlayan süreçte ABD’nin izlediği yeni Orta Doğu politikası “Leading behind-Geriden liderlik” artık geriden sürüklenmek şeklinde gerçek hayata tahvil oldu. Galiba ABD içinde mücadele eden güçlerden bir taraf Obama’ya Orta Doğu’yu geriden liderlikle yönetemeyeceğini göstermiş oldu IŞİD ve diğer radikal aşırıcıların başarılarını örnek göstererek. Artık ABD’nin Suriye hava sahasında operasyon yapması ABD uçakları için güvenli hale geldi Gelinen son nokta itibariyle geriden liderlik konseptinin çöktüğünü gören ABD’nin er ya da geç Irak’ta yaptığı gibi Suriye’de de IŞİD’e karşı hava harekâtı yapacağını söyleyebiliriz. Artık ABD’nin Suriye hava sahasında operasyon yapması ABD uçakları için güvenli hale geldi. Burada ABD için tehdit Suriye hava savunma sistemi değil, IŞİD’in elindeki hava savunma silahlarıdır. Esad, teröre karşı mücadelesinde ABD ile beraber hareket ediyor görünmek için Irak topraklarındaki hedeflere ABD ile koordineli taarruz ediyor izlenimi verdiği gibi buna da müsaade edecektir. ABD içinde hükümetin Orta Doğu politikasının yönünün belirlenmesi konusunda çok sert bir savaş veriliyor. ABD yönetimi karar mekanizmalarına etki etmek isteyen ülke içi güç odakları kendi aralarında ikiye ayrılmış durumdalar. Birinci grup, 1916 Sykes-Picot anlaşmasıyla İngiliz ve Fransızlar tarafından çizilen ülke sınırlarının suni olduğunu, burada yaratılan suni krallıkların Avrupa zihin yapısıyla çizilmiş olduklarını, kabile ve mezhepsel çizgide sadakat ve güç devşirme anlayışının var olduğu bu coğrafyada ulus-devlet yapılarının artık devam edemeyeceğini, bu sonuca bağlı olarak suni devlet sınırlarının kaldırılarak bölgenin doğasına uygun –kabile-etnik yapı-mezhep- yeni devlet ya da otorite teşkillerinin kurulması gerektiğini savunmakta, ikinci grup ise bölgedeki devletlerin ortadan kalkmasının söz konusu kabile, etnik gruplar ve mezhepler arasında önü alınamayacak bir güç rekabetine yol açacağı, bu durumu ABD’nin bölgedeki ekonomik ve siyasi çıkarlarına darbe vuracağı ve radikal aşırıcıların daha da güç kazanmasına neden olacağını ileri sürmektedirler. İkinci görüşü savunanlar; IŞİD’in yarattığı yaşamsal tehlike karşısında IKBY’nin olmazsa olmaz bir müttefik olduğu, Irak’ta kapsayıcı bir birlik hükümetinin kurulmasıyla ancak IŞİD tehdidi ile başa çıkabilecek bir ordunun var olabileceği, İsrail’in güvenliği için radikal aşırıcı terör etkisinin Ürdün’e sıçramasının önlenmesi gerektiği ve İran etkisinin bölgede kırılması gerektiğini ileri sürmektedirler. map30_01-mid-east-prior-to-and-after-wwi Batı'nın Desteği Kime Yönelecek ? Her iki görüş sahiplerinin ortak noktası ise IKBY’ye bölgenin istikararlı gücü değerlendirmeleriyle yapılacak yardım ve destek. Bu seçiciliğin kaynağının asıl gerekçeleri bir başka inceleme yazısının konusu olmakla birlikte bunun Türkiye açısından sonuçlarının ne olacağını iyi muhakeme etmek gerekir. Bir önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi IŞİD tehdidine karşı ABD ve İran’ın Erbil’de Peşmerge güçlerine askeri danışmanlık desteği, arkasından IKYB’ye ABD ve Avrupa’dan gelen yardımlar, ABD’nin silah yardımına ilave olarak Almanya’nın bir süredir içinde yaşadığı ve bölgeye silah yardımının Almanya dış politikasının bir enstrümanı olamayacağı açıklamalarına rağmen sonunda silah desteği verilmesinin kabul edilmesi, ABD’nin Avustralya’dan bölgeye silah gönderilmesi talebinin Avustralya hükümeti tarafından kabul edilmesi, öncelikle silah yardımın ve arkasından diğer desteklerin gelecek gün ve haftalarda diğer Batılı ülkeler tarafından da benimseneceğinin kuvvetle muhtemel oluşu, diğer yandan Türkiye’nin IŞİD’e topraklarında eğitim kampları dahil her türlü destek verdiğine ilişkin eğilmiş, bükülmüş, sıvılaştırılarak içinde bulunduğu kabın şekli verilmiş propagandalar önümüzdeki dönemde Türkiye için çok sıkıntılı dönemlerin geleceğinin emareleri. Suriye’de Hür Suriye Ordusu’na silah ve askeri malzeme yardımı yapılması tartışmalarında verilecek silahların radikal örgütlerin eline geçebileceğini savunarak tereddüte düşen ve Esad ile IŞİD’in güçlenmesine yol açan Batı aynı hassasiyeti IKBY’ye yaparken göstermiyor. IKBY bölgesine saldırıları ciddi boyutlara ulaştığında terör örgütü PKK/PYD’nin Peşmergeye verdiği destek Batı tarafından adeta takdirle karşılanmıştı. Herkesi birleştiren IŞİD neden Peşmergeyle PKK/PYD’yi birleştirmesin ki? Son 30 yılda 40 bin can almış yeni ve teknolojik harp silah ve malzemesiyle donatılmış bir örgütün toplumsal mobilizasyon gücü ve buna bağlı siyasi etkisinin Türkiye Cumhuriyeti için alacağı ölümcül pozisyonu ve buna karşı geliştirilecek tedbirlerin ne olması gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Körfez Kalkanı! S.Arabistan’ın başını çektiği Körfez Ülkeleri 1981 yılında kurdukları Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’nin askeri gücünü oluşturan Yarımada Kalkanı Kuvveti’ni 1984 yılında hayata geçirdiler. Bu kuvvet 1991 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgaline kadarki süreçte çekirdek kuruluş aşamasındaydı ve Irak işgalinde Kuveyt’in savunulmasında kayda değer bir varlık gösterememişti. 2003 yılında İkinci Körfez Harekâtı öncesi 10 bin askerlik bir gücü Kuveyt’e konuşlandıran kuvvet, 2006 yılında 7 bin kişilik daimi bir teşkilatla Müşterek Müdahale Gücü olarak yeniden yapılandırıldı. Kuvvetin şimdiye kadarki en göze çarpan müdahalesi Mart 2011’de Bahreyn’deki halk ayaklanmasına karşı olan harekâtıydı. Böylece Arap Baharı’nın Körfezdeki ilk teşebbüsü akamete uğratıldı. Arap Baharı’nın diktatörleri devirdiği ülkelerde ABD’nin bu eski dostlarını koruyamadığını ya da korumadığını gören Körfez Ülkeleri, Bahreyn başarısıyla kendi kurdukları güvenlik mimarisinin önemini daha iyi kavramış oluyorlardı. ABD’nin geleneksel dostlarını (Mısır, Tunus gibi) koruyamamasının ortaya çıkması ABD’nin Körfez Ülkelerini etkili bir güvenlik şemsiyesi geliştirme yönündeki teşviki karşılıklı destekleyici bir etki meydana getirdi. ABD’nin bölgedeki doğrudan angajmanını asgari yeterli düzeye çekme politikasıyla ABD siyasi karar vericilerinin KİK’e askeri gücünü artırma ve daha etkin hale getirme yönündeki çaba ve teşvikleri dikkat çekicidir. Bu yönde ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel KİK’le daha sıkı işbirliği ve blok ABD silah satışı gibi destekleyici girişimlerde bulundu. Aralık 2013’te KİK, bölgesel güvenlik mimarisinin son gelinen katmanını teşkil eden Müşterek Askeri Komutanlığını kurdu. Bütün bu çabaların yukarıda sözünü ettiğimiz beka çabalarıyla ilişkisi güçlüdür. Aralarında birçok konuda anlaşmazlık bulunsa da bir önceki yazımızda ifade ettiğimiz IŞİD’in birleştirici etkisi burada da kendini gösterdi ve bu anlaşmazlıklar görmezden gelinmeye başladı. Öyle ki son dönemde Körfez Ülkeleri arasındaki uzlaşma ve görüşme trafiği çok hızlanmış durumda. Orta Doğu’da Arap Baharının getireceği çiçekli bahçelerden hiç söz edilmeyen ülkelerin iktidarları hangi ölçüleri yerine getirerek ayakta kalacakları, varlıklarını devam ettirecekleri Vaşington ile sağlayacakları uyuma bağlıdır. Kendi aralarındaki sürtüşmeler dahi yapaydır. Bölünmenin eşiğindeki Libya’da radikal dinci aşırıcı gruplara 23 Ağustos 2014’de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır Hava Kuvvetlerinin birleşik hava harekâtı icra etmesi, rejimin bekasına yönelik ortak tehdit algısına Körfez Ülkelerinin cevabı niteliğindedir. S.Arabistan dünyada savunma harcamaları en yüksek dördüncü ülke konumunda. 2013’te Müslüman Kardeşlere karşı darbe yapan Mısır ordusuna Kuveyt, S.Arabistan ve BAE’nin verdiği 12 Milyar Dolarlık yardım ABD’nin Mısır’a verdiği yardımın çok üzerindedir. Mart 2014’de S.Arabistan, Bahreyn ve BAE’nin büyükelçilerini Katar’dan çekmeleri KİK içerisinde bir baskı yaratmış, daha önce Mayıs 2011’de Ürdün’ün KİK’e katılım isteği ve Fas’a yapılan katılım daveti ile katılım süreci devam etmektedir. Bununla birlikte, Yarımada Kalkan Kuvveti’ne katılım daveti Ürdün ve Mısır’ı da içine alacak şekilde genişletilmiştir. Öte yandan, Katar’ın körfez bölgesinde diğer üyeleri rahatsız eden siyasi çalışma ve girişimleri devam etmektedir. Ayrıca, Katar’a karşı S.Arabistan ve BAE’nin başlattığı dışlama siyaseti doğal gaz zengini Katar ile petrol zengini S.Arabistan arasında gittikçe artan ekonomik rekabetin de siyaset sahnesinde kendini göstermesi olarak değerlendirilebilir. Katar’ın pozisyonu ile ilgili İsrail’in ve ABD’deki Yahudi toplumu da rahatsızlık ve endişe bildirmektedir. Burada not edilmesi gereken önemli noktalar bulunmaktadır. Birincisi, KİK ülkelerinin yaşamsal tehdit gördüğü kitlesel İslami politik hareketlere Katar’ın verdiği iddia edilen destek, ikincisi, ABD’nin bölgedeki doğrudan angajmanını azaltma girişimleri ve bu paralelde İran nükleer görüşmeleriyle İran’ın bölgede yeniden başat güç olacağı hesaplarıyla Katar’ın yönünü İran’a çeviriyor olduğu suçlamaları ve üçüncü olarak Orta Doğu jeopolitiğini değiştiren IŞİD’e karşı bir yandan hava harekâtı ve diğer askeri tedbirler getiren ABD’nin siyasi İslami akımlara destek verdiği iddia edilen Katar arasındaki uyum ve İsrail’in Katar endişeleri. Öte yandan, kimi çevrelerce Katar ve kimilerince S.Arabistan’ın kitlesel İslami akımlara ve buna paralel olarak radikal aşırıcı örgütlere destek verdiği ifade edilirken Vaşington’daki bir kısım ünlü düşünce kuruluşları da bu desteğin aslında Kuveyt’den geldiğini işaret ediyor. Bu öz Amerikan (All-American) düşünce kuruluşlarına baktığımızda bunların bir bölümünün Katar bir bölümünün ise S.Arabistan tarafından finanse edildiğini görüyoruz. Körfez ülkelerinin rejimlerini korumak için geliştirdiği inisiyatifler, bu maksada yönelik Ürdün ve Fas gibi monarşik yönetimleri, Mısır gibi kitlesel İslami hareketlere karşı müsamaha göstermeyen yönetimleri içine alarak bölgedeki demokrasi reformlarına geçit vermek istememektedir. Orta vadede iktidarı monarşik yapıyla ellerinde tutan Arap yönetimleriyle demokratik reform süreçlerini az ya da çok benimsemiş Arap ülkeleri arasında yeni gerilimler ortaya çıkabilir. Dünya tarihi şimdiye kadar bilginin böylesine eğilip, büküldüğü, sıvılaştırıldığı bir çağ görmüş müdür? Büyük kültürümüzün büyük insanı Nasreddin Hoca’nın ruhu şad olsun; “parayı veren düdüğü çalar” dediğinde biz çocukken sadece gülüyorduk. Meğer torunlarına birşey anlatmaya çalışıyormuş. Yeni anladık. Orta Doğu’daki bu parametrelerin ve değişkenlerin matematik modelleme teknikleriyle bir grafiği çizmiş olsak çözüm alanının bulunmadığı bir “infeasable” sonuç çıkardı. Ama Orta Doğu’daki güç dengesi ve optimizasyonu bilinen standart formülasyonlarla çözülemeyecek kadar deterministik olmayan bir yapıdadır.Bu nedenledir ki bazı uzmanlar tarafından "geleceği olmayan coğrafya" olarak adlandırılır. Ortadoğu'da Yeniden Kaynak Paylaşımı ve Yeni Siyasi Sınırlar Yukarıda yapılan açıklamalar Ortadoğu'da sınırların yeniden çizileceği bir dönemin hızla yaklaştığını gösteriyor.Ortadoğu yeniden belirlenecek ve devletlerin sınırları yeniden çizilecekse burada petrolün paylaşımı kadar su kaynaklarına yönelik hesaplar da büyük rol oynayacaktır. Ortadoğu'nun yeni haritası çizilirken  iki husus çok temel rol oynayacaktır.Bunlardan ilki doğal kaynakların  paylaşımı ikincisi de Doğu Akdeniz'e  çıkışın olması. George Fridman son makalesinde Ortadoğu ülkelerinin 20. yüzyıldaki oluşum sürecini ele almış ve bölgede tarihsel düşmanlıkları ve anlaşmazlıkları analiz ederek sonunda şu tesbiti yapmış; "Artık Suriye ve Irak'ın yeniden stabilize olmasını düşünmeye son verme zamanı.Artık fonksiyonunu yitirmiş olan yapay devletlerin dışında yeni bir dinamiği düşünmeye başlama zamanı". Aslında Fridman'ın bu analizi artık birçok strateji uzmanı tarafından paylaşılıyor. Birçok analistin gidenin ne olduğu konusunda hiçbir endişesi yok. Gelecek olanın ne olacağı ve karanlık odada şekillenen yeni oluşumun fotoğrafı  konusunda farklı fikirler ortaya çıkmaya başladı bile.Bugün sahaya sürülen oyuncuların Orta Doğu'nun geleceğini ötelemekten başka bir işlevleri olmayacağı görülüyor. Şimdi soru bu geleceğin "geleceği olmayan bu bölgede" nasıl şekillendirileceği? Bu analize girmeden, bu yeni düzenin dinamiğindeki belirleyici aktörlerin bölge için ne düşüneceklerine göz atmak gerekiyor.Bölgedeki yeni kurulacak düzenin kısmen istikrarlı olması özellikle Kuzey Irak petrolü ve Doğu Akdeniz’deki yeni hidrokarbon zenginliği açısından çok önemlidir. Bu nedenle Orta Doğu'daki bu yeniden dizayn 20. yüzyıldaki soğuk savaş döneminin işbirliğine uzak hidropolitik paradigmasını değiştirebilir. Bölgedeki yeni uluslararası ilişkiler, su gıda enerji güvenliği kapsamında güvenlikleştirilen kavramlar çatışma yerine kısmen de olsa işbirliği esaslı olarak gelişebilir.Çünkü bölgede yaşanacak olan bu tehdit 20. yüzyılın başındaki  şekillendirme döneminden çok daha büyük ve sonuçları itibariyle daha küresel risk taşımaktadır. Aslında bölgedeki yeni düzenin (kaos içinde denge)sürdürülebilir olmasının kaynak tahsisine doğrudan bağlı olduğu, bu bölgeyi 100 yıl sonra yeniden projelendirenler tarafından da unutulmayacak kadar önemli bir husustur. Tigris Yeni Orta Doğu ve Yeni Su Güvenlik Alanları Yeniden şekillenecek Orta Doğu'da ortaya çıkacak olan yönetimlerin su güvenliğinin sağlanması öncelikli olarak ele alınacaktır. Bölgedeki mevcut yüzey ve yeraltısularının yanısıra su biriktirme ve su çevirme yapılarının durumu,sulanan alanlar yeni sınırların belirlenmesinde en etkili faktörler olacaktır. Ortadoğu'nun100 yıl önceki dizaynında petrol kaynakları için gösterilen duyarlılık bu kez su kaynaklarını ve mevcut su yapılarını da kapsayacaktır. Acaba bu sefer sınırlar su kaynakları başat olarak dikkate alınarak mı çizilecektir? Bölgede siyasi karışıklıklar içinde olan veya şimdilik sakin olan ülkeleri de içine alacak şekilde kartların yeniden karılması ile Kürtlerden, Sünnilerden, Şii Araplardan oluşacak yeni eyalet devletleri,gevşek federatif yapılanma veya benzer bir yapının ortaya çıkacağı beklenmektedir. Bölgede etnik ve mezhep temellerine dayalı zayıf bir federasyon veya benzeri yapılanmalar diğer çeşitli siyasal problemlerin yanında, orta ve uzun vadede Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin sorunlar yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bölgede oluşacak herbir yönetim yapısının öncelikle yaratmaya çalışacağı  güvenlik alanı "su güvenliği" olacaktır.Bu gelişmelerin Türkiye üzerinde de kaçınılmaz yansımaları olacaktır. Yeni Siyasal Yapılanmada Yeni  Hidropolitik ve Gazpolitik Ortadoğu'da etnik ve mezhep temellerine dayalı yeni yönetim yapılarının oluşturulması ve bunu takip edecek diğer gelişmeler, bölgenin su kaynaklarının mevcut durumunun, Dicle ve Fırat  hidropolitiğinin  İngiltere, ABD, Almanya ve Fransa'nın strateji masalarında ele alınmasından ayrı düşünülemez. Bu ülkeler bundan 100 yıl önce bölge petrolü için yaptıkları detaylı çalışmayı bu kez petrol ve doğalgaz'ın yanısıra  su kaynakları ve iklim değişimi etkileri için yapmakta olduklarını düşünmek çok yanlış olmaz. Bu durumda büyük olasılıkla Fırat-Dicle havzası sularının tüm Orta Doğu’nun su sorunlarını çözecek bir kaynak olarak görülmesi anlayışı küresel güçler tarafından tekrar masaya getirilecektir.Orta Doğu'nun hidropolitiği yeni düzene su güvenliği sağlayacak şekilde yeniden ele alınıp şekillendirilmeye çalışılacaktır. Bu çerçevede geliştirilen(merkez ve çevre-core and periphery)konsepti öne çıkartılacaktır. Bu konsepte göre, Orta Doğu’da Türkiye ve İran su kaynakları yönünden zengin ülkeler yani merkez (core), Kuzey’den Güneye doğru Irak ve Suriye geçiş zonu (zone of transition) Arap Yarımadası, İsrail, Filistin, Ürdün çok kurak ülkeler (periphery) olarak nitelendirilmektedir. Bölgenin yeni siyasal yapılanması çok parçalı bir şekilde gerçekleşirse bu durum bölge hidropolitiğinde radikal değişiklikler ortaya çıkartabilir.Bölgenin yeni hidropolitiğinde Dicle ve Fırat nehirlerinin kıyıdaş ülkeler dışında, Orta Doğu’da yeni oluşacak su fakiri yönetimlerin ihtiyacını karşılayan bir kaynak olarak düşünülmesi gündeme getirilebilir. Hatta bu yeni kaynak bölüşümü ve kullanımında su ve enerji kaynaklarının ülkelerarası anlaşmalarla değişimi de öneriler arasında yer alabilir. Dicle ve Fırat sularının tüm Ortadoğu için kullanılmasının  gerek su bütçesi gerekse uluslararası hukuk yönünden mümkün olmadığı bilinse bile,bu öneri Orta Doğu gibi bir bölgenin yeniden yapılandırılmasında mutlaka ajandanın ilk sıralarında  yerini alacaktır. IRAQI FARMER SITS BESIDE A NEARLY DRY RIVER. Orta Doğu coğrafyasında su, ekonomik değerinin yanında sosyal, kültürel ve dini motiflere de sahip olan bir doğal kaynaktır. Bu özelliği ile teknik verilerden soyutlanarak politik amaçlar için kullanılmaya çok uygun bir ortam yaratmaktadır. Bu özellik Orta Doğu'da siyasi sınırların yeniden düzenleneceği bir ortamda“Orta Doğu Su  Denklemi”nin bilinmeyenlerinin artmasına ve çözümün zorlaşmasına neden olacaktır. Bölgedeki yeni yapılanmada Dicle ve Fırat'a kıyıdaş olmasa da su konusunda doğrudan veya dolaylı olarak hak iddia edebilecek veya çeşitli yöntemlerle su talebinde bulunabilecek yeni siyasi yapıların  ortaya çıkması bölgenin su denklemini tümüyle değiştirebilir.Bu değişiklik kuvvetle muhtemeldir. Bu denklemi zorlaştırabilecek diğer bazı unsurlar da bulunmaktadır. Dicle sularına önemli miktarda katkısı olan İran da eskiden olduğundan daha çok su denkleminin içinde yer almaya çalışacaktır.Bölgedeki yeni mezhepsel oluşumlar İran'ı bu konuda daha aktif bir tutum almaya itebilir.Diğer taraftan halen su sıkıntısı yaşayan Güney Lübnan, Filistin, Ürdün gibi bölgelerin yeni siyasal sınırlarla olan ilişkileri ve İsrail'in  su güvenliği için çok önemli olan Golan tepelerinin durumu da “Orta Doğu'da Su Denklemi”nin çözümünü zorlaştıracaktır. Bu zorlukları arttıracak bir diğer etki ise küresel iklim değişiminin bölgedeki su kaynakları üzerine olumsuz etkileri olacaktır.   maxresdefault Sonuç olarak Ortadoğu, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda  yeni  bir siyasal yapılanmaya doğru hızla yol alan  kaos içinde bir coğrafya olarak ortaya çıkmıştır.Ortadoğu'nun bu süekli ötelenen geleceğinin  planlayıcıları,projecileri,faktörleri ,aktörleri,yüklenici ve taşaron örgütleri de artık herkesin malumu olmaya başlamıştır.Bölge yeniden yapılanırken bölgenin hidrokarbon ve su  kaynaklarının  paylaşımı  yeni siyasal sınırların belirlenmesinde etkili olacaktır. Bu kapsamda bölgenin yeni siyasal yapılanması Dicle ve Fırat'ın kıyıdaş ülke sayısını  veya kıyıdaş federatif yönetim sayısını arttıracaktır. Bu öngörü bölgedeki yeni yapılanmaların suya yakın olmayı tercih edeceğinden dolayı neredeyse kesinlik taşımaktadır. Bölgede halen üç kıyıdaş ülkenin (Suriye, Irak, Türkiye)ihtiyaçlarını ancak karşılayabilecek miktarda olan Dicle-Fırat havzası suları bunların dışında yeni oluşacak yönetimlerin ve İsrail-Suriye, İsrail-Filistin ve İsrail-Ürdün arasındaki hidro-politik sorunların çözümü için bir araç olarak kullanılması düşünülmemelidir. Çünkü bu hem uluslararası hukuk hem de havzanın su dengesi yönünden mümkün değildir. Bunun yerine bölge ülkelerinin karşılıklı işbirliği ve karşılıklı bağımlılık temelinde ilişkilerini arttırması daha uygundur. Bu gelişmeler su ve enerji alanında işbirliğinin artmasına ve suda fayda paylaşımı esasının uygulanmasına olanak tanıyabilir. Ortadoğu'nun ötelenen geleceğinde her koşulda su, enerji ve gıda güvenliği denklemlerinin çözümünün  birlikte ele alınmasının ve su,enerji ve gıda güvenliğinde işbirliğinin şart olduğu görülmektedir.Bu şart Ortadoğu gibi kaotik  bir coğrafya'da işbirliğini ve karşılıklı bağımlılık ilişkilerini geliştirebilir mi ? Bu soruya cevap olarak ülkelerin  ikili işbirlikleri anlamında "neden olmasın" denebilir.Ancak tüm bölge için ,çok taraflı işbirliği anlamında  evet cevabını verebilmek için daha çok erken.  
Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış

Ziyaretçi İstatistikleri

Aktif ziyaretçi sayısı: 8 Bugünkü ziyaretçi sayısı: 263 Toplam tekil ziyaretçi sayısı: 155951