"Dünyada herkese yetecek kadar kaynak var, ancak herkesin hırsını karşılamaya yetecek kadar değil."  Mahatma GANDİ

Genel

Su ve Uluslararası Boyutu

Prof. Dr. Ünal Öziş (Dokuz Eylül Üniversitesi) TMMOB Su Politikası Kongresi -2006  -Su ve Uluslararası Boyutu Paneli Suyla huzurunuza çıktığım için akşama kadar konuşacağımı zannetmeyin, ama hafifçe su içerek sudan konulardan ciddi konuşmak daha rahat oluyor. adsız Sayın Başkan; hem şahsınıza, hem de Türk Mühendis Mimar Odaları Birliğiyle mensubu da olduğum İnşaat Mühendisleri Odasına, böyle bir kongreyi düzenledikleri için ve başarıyla bitirdikleri için şahsım ve çalışma arkadaşlarım adına da çok teşekkür ederim. Yukarı kıyıdaş ülkelerle aşağı kıyıdaş ülkelerin genellikle birbirine taban tabana zıt yaklaşımlarını, sınır aşan sular konusunda çözebilmek amacıyla, önce bir sivil toplum, uluslararası sivil toplum örgütü, Uluslararası Hukuk Derneği çalışmalar başlatmış ve 1966’da Helsinki’de, hakça ve makul kullanımlar, başkalarına önem zarar vermeme esasına dayanan bir tavsiye kararı almıştır. adsız Daha sonra Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Hukuk Komisyonu da, -ki hemen belirteyim; bu komisyonun üyelerinin önemli bir kısmı, aşağı kıyıdaş ülke mensupları veya onlara eğilimleri olan kişilerden oluştuğu için, ondan sonraki bütün süreçlerde aşağı kıyıdaş ülkelerin ağırlığını bazen açıkça, bazen satır arasında göreceksiniz- 1997’deki karara kadar sürdüregelmiş. Gördüğünüz gibi, 30 sene uğraşmışlar, bir metin çıkarmak için. Bu arada ilginçtir; 1996’da birden -tabii tam birden değil, ama- önce Marsilya’da Dünya Su Konseyi kurulmuş. Bu konseyin bir şansı da şudur: ilk bakışta yine bir uluslararası sivil toplum örgütü gibi görülse dahi, daha sonradan devlet yönetimlerini de içine başarıyla alıp sürdürdüğü için, sonunda gelecek toplantılarını, Dünya Su Forumu’nu, Türkiye’de yapacaklar. Sabah da açıklandığı üzere, birçok yetkili siyasi de katılacak. Kendine özgü, Birleşmiş Milletler dışında, ama su alanında, böyle bir uluslararası, herkesin söz alabileceği -karar sahibi ayrı bir olay- bir forum haline dönüşebilmiş. Aynı yıl Stockholm’de küresel su ortaklığı da kuruluyor. Yani ismi zaten bana hükümdarla dilenci arasındaki fıkrayı da anlatıyor. Küresel su ortaklı-ğından eğer bana Kanada’dan su gelebilecekse, bir başka boyut; bendeki sular Ortadoğu’nun dört bir tarafına yayılacaksa, o da bir başka boyut. Bu bakımdan onun altını çizmek için bunu karşınıza getirdim. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin söz konusu kararına ret oyu veren 3 ülkeden biri; Çin, Burundi ve Türkiye. Ama sayın bakanın da az önce belirttiği gibi, biz buna ret oyu da versek, karşımıza her zaman çıkacak bir karar. Ret oyu vermenin 3 ülke açısından da çeşitli yönleri var. Gerek 66 Helsinki’de, gerekse ondan sonraki bütün müzakerelerde, bu sözleşmenin başlığı “Sınır Aşan” veya “Sınır Oluşturan Akarsu” diye gelirken, pat diye 1997’deki genel kurul görüşmelerinde adı birden “International” hale gelebildi. Affedersiniz, ben bir vatandaş olarak denizlerden söz edilirken, uluslararası sular dediği zaman, hiçbir ülkenin karasuyu olmayan, her bandıranın serbestçe dolaştığı deniz parçalarını anlıyorum. En fazlasında, hani hem sınır aşan, sınır oluşturan vesaire bir uluslararasılık denilecekse, buna çokuluslu akarsu havzaları denilebilir, makulü bu olur. Bir kere buradan benim bir Türk vatandaşı olarak huzurum kaçıyor. Kıyıdaş ülkelerin o sudan yararlanma esası varken, yine bir maddesiyle “bu ülkelerle ekonomik ve diğer anlaşmalar dolayısıyla etkilenebilecek ülkeler de müzakereye gelir ” deyince, eğer Avustralya’yla bir anlaşmanız varsa, sınır aşan Fırat-Dicle’yi görüşmek için Avustralya delegesi, Avrupa Birliği de gelecek. Bu bir kere baştan pek sevimli gelmiyor bana. Yine bugünkü toplantıda da tartışıldı, bir genç arkadaşımızın da “paylaşım” sözcüğünü kullanmasıyla... Tamam, bunlar sınır aşan sular elbette; yani Sayın Demirel’in eskiden bir tabiri vardı, “cebime koyacak değilim ya, bu suları elbette komşu ülkelerime vereceğim” diyor. Bunlar binlerce yıllık geçmişiniz olan ülkeler, ama ben, benden kaynaklanan suyu dost ve kardeş komşu ülkelerime tahsis ederim, belki zımnen paylaşırım. Fakat bir tek sözcük üzerinde bile -dışişlerinde özellikle- büyük tartışmalar yapılabiliyor. Bir Türk vatandaşı olarak ben, asla ve kat’a sınır aşan suların paylaşımı lafını etmek istemiyorum; tahsis edebilirim, o ayrı bir olay. Yine bu çerçeve içerisinde metnin tümünü okuduğunuzda, bir dizi bildirim ve daha da beteri, izin almalar var. Benim dost ve kardeş komşu ülkelerim, hepimiz toprak altına gidene kadar o izni vermemekle oyalayabilirler. Bunu da Türkiye’nin rahatsız olduğu önemli hususlar olarak dile getirelim. Hakça ve makul kullanım, tamam. Diğer ülkelere önemli zarar vermeme; burada da bir tek sözcük üzerinde büyük fırtınalar kopmuştur. Bunun özgün biçimi, önce Hukuk Derneği taslağında gelen, başkalarına önemli zarar vermemek şeklindeydi. Bir ara Birleşmiş Milletlerin son dönemlerinde “belirlenebilir zarar ” boyutu aldı. Maazallah “efendim, vaktiyle akarsuda 640 PPM şeyi vardı, şimdi 670 oldu, ben bundan fevkalade olumsuz etkilendim” diye Suriyeli kardeşlerimiz karşımıza çıkacak. Ama bu sözcük inanılmaz tartışmalara sebep olabilir, tek bir sözcük. Fakat sonraki kararda değişikliğe uğradı. Güneydoğu Anadolu Projesi, hepimizin bildiği gibi, sosyoekonomik parametreleri Türkiye ortalamasının altında olan bir bölgeyi geliştirecek, daha iyi yaşamasını sağlayacak koşulları yaratacak motor güçtür. Burada master planı görüyorsunuz. Şöyle bir düşünün: Güneydoğu’da terör ne zaman başladı? Terör, Türkiye gerçekten ve ivedilikle Güneydoğu Anadolu Projesini uygulamaya koyduğunda, “bir daha bu terör mikrobunu aşılayacağımız ortamı bulamayız” endişesiyle o yıllarda başladı ve Türkiye Cumhuriyeti, etnik kökeni ne olursa olsun, bugüne kadar yaptıklarını gerçekleştirirken de 30 bin insanını kaybetti, vatandaşını kaybetti. Bunu sevgili Avrupa Birliği üye ülkelerimize kolay kolay anlatamıyorsunuz. Bir de Birleşmiş Milletlerin üstüne Avrupa Birliği süreci geldi, her ne kadar ağırlık çevre ve kirlilik boyutunda görülse de. Eğer hakeminiz tarafsızsa, GAP’ın hakça ve makul olduğunu, kimseye önemli zarar vermediğini dünyanın her yerinde anlatabilirsiniz. Anlamaya niyetleri varsa, tarafsız yaklaşıyorsa hakem. Ama hakem illa bir tarafı galip çıkaracağım önyargısıyla maça başlıyorsa, siz ağzınızla kuş tutsanız dahi, gol atsanız ofsayt diye iptal olur; olmadı, penaltıdan 2 tane gol yersiniz, 2 tane kırmızı kart alırsınız, o maçı kaybedersiniz. Bu olay bu, hanımefendiler ve beyefendiler. Birkaç kere ben de konuşmamda, başta 2 gün önce, değindim; bugün Sayın Özdemir, diğer bazı konuşmacılar da değindi; özellikle siyasal-sosyal bilimden gelen arkadaşlarımız, mesela “500 metreküp/saniye ve daha fazlası verilecek” denildiğinde, bunun son derece kolay ve aslında problemli olmayacak, bin metreküp/saniye bizde Fırat’ta vermiş, 500’ünü verdik zannediyor. Bu her zaman verilebilecek bir şey değildir. Türkiye Başbakanının o tarihte kendine aşırı güveniyle ve de ülkede, bir de siyasal protokol var, terör olaylarına Suriye kendi topraklarında imkân vermeyecek boyutu var, yani Arapça tabiriyle “al maa muqabil al huzur ” oluyor olay. Ma hep akmağa devam etti, huzur mafiş. Dolayısıyla bunun bir olasılık kademesi olması gerektiği hiçbir zaman unutulmamalıdır ve uzun vadede Türkiye, bırakın ilk konuş-mada Sayın Kamber ’in dediği 8,5 milyon hektarın çok üstünde sulama yapmayı, 8,5 milyon hektarını suladığını, bunun GAP bölgesinde 1.6-1.7, Fırat’ın yukarısı-nı koyduğunuzda da 2 küsur milyon hektarı suladığı zaman, Fırat’tan verebileceği ortalama su 400-450 metreküp/saniyedir, daha fazla değildir. 500 geçicidir ve bir arkadaşımız sordu. Ben Suriyeli veya Iraklı bakan olsam, Türkiye’yle başka anlaşma yapmaya yanaşmam. Allah razı olsun, hiç olmazsa 500’ü kurtardık derim. Fırat-Dicle su potansiyelinden Sayın Özdemir söz etti, şu tabloyu da getirdi. Bir kısmı iyi niyetle, bir kısmı art niyetle, literatürde baktığınızda, bütün Fırat için 29 milyar metreküp yahut 29 kilometreküp/yıldan 37’ye kadar rakamlar veriliyor; aralarında 8 milyar metreküp fark var. Dicle için 42’den 58’e kadar, 16 milyar metreküp farkla söz ediliyor. Topladınız mı, 24 milyar metreküp fark var. Eğer siz Şeria havzası ülkelerinin -Suriye’nin güney bölümü, Ürdün, İsrail ve Filistin, Filistin’i ister devlet, ister bağımsız bölge diye kabul edin- 1,5-2 milyardan 3 milyar metreküpe kadar olan ihtiyacını karşılayabiliyorsanız, hele hele bunu onlar için en ekonomik biçimde karşılayabiliyorsanız, zaten Ortadoğu’da su savaşı olmaz. Kendi haline bıraksanız Türkiye, Suriye ve Irak’ı, işbirliği yönleri çok daha fazla olan bir bölgedir, gerçekten bir barış ve işbirliği ortamı yaratmaya müsait bir yerdir. Aradaki farkın onda biri bile, gördüğünüz gibi, Şeria havzasına bayram ettirecek bir değerdir. Dolayısıyla her şeyden önce, eğer Ortadoğu’da barış isteniyorsa, Türkiye’nin önerdiği 3 aşamalı planın birinci aşamasının, öncelikle, her şeyden önce yapılması lazımdır. Siz bir su potansiyelinin hakiki değerini bilmiyorsanız, bundan sonrasında ne politika üretebilirsiniz, ne tartışma yapabilirsiniz. Yine bir uyarıda bulunmak istiyorum, sabahki veritabanı konuşmalarında dile getirildi. Biz samimiyetle bilgilerimizi aktarırken, bize gelecek verilerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da son derece titizlikle incelenmelidir. Maskeli verilerle, “zaten fazla bir su gelmedi, şöyle oluyor, böyle oluyor ” diye birtakım yanlış anlamalara yol açı-labilir. Burada Sayın Bilen’den alınma nefis bir harita, üstünde sadece başlıca büyük barajlar var. Sayın Özdemir, Fırat ve Dicle’de Türkiye’nin yapması gereken barajları sayısal olarak özetledi. Tabii Türkiye’nin diğer havzalarında da yapılacak barajlar var. Sınır aşan suların kontrolünü dile getirdik. İlk gün sizinle bir endişemi daha paylaşmak istedim. Avrupa Birliğinin özellikle bazı sesleri, bana Sevr Anlaşmasını hatırlatıyor dedim. Lütfen, özellikle gençler, Sevr Anlaşmasının tam metnini okuyunuz, haritasını inceleyiniz. Tarihten ders almayan, tarih yazamaz. Sayın Kibaroğlu ve Sayın Bilen, İspanya örneğinden söz ettiler. 20. Yüzyılın ilk yarı-sında, özellikle İspanya’nın kurak bölgelerinin halkında “los pantanos o la muerte” sloganı, “ya baraj ya ölüm” sloganıyla bin tane baraj yapılmıştır. Dolayısıyla başta Sayın Bilen olmak üzere, daha birçok arkadaşımın söylediği gibi, eğer biz 2023 yılına, Cumhuriyetin 100. yılına kadar bütün barajlarımızı, sulama sistemlerimizi, santrallerimizi yapamazsak zaten, hakikaten bize o yönetmeliklerle bir çivi çaktırmazlar. Daha da kötüsü, bana ne onlardan; o zaman zaten Türkiye susuz, aç ve açıkta kalacaktır. Bunu da son bir söz olarak hatırlatmama izin verin.
Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış

Ziyaretçi İstatistikleri

Aktif ziyaretçi sayısı: 11 Bugünkü ziyaretçi sayısı: 157 Toplam tekil ziyaretçi sayısı: 52276