"Dünyada herkese yetecek kadar kaynak var, ancak herkesin hırsını karşılamaya yetecek kadar değil."  Mahatma GANDİ

Genel

Türkiye-AB İlişkileri - Süha UMAR

 

19 Aralık 2020 Cumartesi

Yaklaşık 60 yıldır Türkiye AB’ye tam üye olmak ister gibi yapıyor. AB de Türkiye’yi tam üye olarak almak ister gibi. AB’yi bilmem ama Türkiye artık, bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün iktidarların izlediği, Dışişleri Bakanlığı’nda da yıllarca büyük bir kıskançlıkla sınırlı sayıda meslektaşımın tekelinde tutulan AB politikasının yanlışlığını kabul etmeli ve kendisine yeni bir yol çizmelidir.

Kitap dolusu laf etmeden kısaca özetlemek gerekirse, AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak almak istememesinin, konuya ilgi duyan her meslekten kişinin sık sık dile getirdiği; büyük nüfusu, din ve kültür ayrılığı vb. gerekçeleri, Kıbrıs gibi bahaneleri vardır. AB henüz Türkiye ile ilgili son stratejik tercihini yapamamıştır. Helmut Kohl ve Giscard d’Estaing’in ortak düşüncesi Türkiye’yi almamak yönünde idiyse de AB’nin kafası hâlâ karışıktır.

AKP iktidarının son 18 yıldır izlediği iç ve dış politikanın giderek belirgin hale gelen eğilimleri ve yönelimleri, AB’nin Türkiye’nin aidiyeti ve amaçları konusundaki duraksamalarını artırmıştır. Artırmak bir yana Türkiye giderek, Avrupa, dolayısıyla Batı uygarlığına (buna bazıları Hıristiyan uygarlığı da diyorlar) zarar verebilecek hatta Hıristiyan-Müslüman çatışmasına, cihat ilanına bile yol açabilecek, bunu özleyen gruplara, onları güçlendirecek ölçüde destek verebilecek bir ülke olarak görülmeye başlamıştır.

Türkiye artık dikkatli olunması ve verebileceği zararlara karşı önlem alınması gereken bir ülke konumundadır.

ÇIKAR ODAKLI TAVIR

Türkiye açısından baktığımızda ise AB, son derece merkantilist -doğrudur- yaklaşımını terk etmeyen ve terk etmeyecek olan; kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için tam üyelik seçeneğini “Demokles’in Kılıcı” gibi sürekli olarak Türkiye’nin üzerinde sallayan; AKP zihniyetine göre ise ayrıca Türkiye’yi İslamdan, Müslüman dünyadan uzaklaştırmaya, yozlaştırmaya, tahakkümü altına almaya çalışan bir Hıristiyan birliğidir.

AKP için AB sadece, özellikle içeride Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin ve kurumlarının hakkından gelinmesi için yararlanılabilecek bir örgüttür.

AB başından beri Türkiye’nin tam üyeliğini ancak “hazmedebileceği bir ülke” haline getirebildiği takdirde düşündüğünü, 2004 yılında Müzakere Çerçeve Belgesi’nin imzası sırasında açıkça dile getirmiş ve o günden sonra da her fırsatta tekrarlamıştır. Çerçeve Belgesi’ne baktığımızda, AB’nin hazmedilebilir Türkiye kavramının, en iyimser tahminle, Türkiye’yi Yugoslavyalaştırmak olduğunu düşünmek için yeterli neden vardır.

Öte yandan bugünkü Türkiye’yi bile tamamen AB dışında bırakmak da farklı nedenlerle, hemen hiçbir AB ülkesinin işine gelmez. Gelmez çünkü en azından AB’den tamamen bağımsız bir Türkiye üzerinde baskı olanağını ve gücünü kaybeder. Bunu en başta Yunanistan ve GKRY istemez ki geçmişte böyle bir olasılık ortaya çıktığında buna en şiddetle karşı çıkan ve Türkiye’nin AB içinde olması gerektiğini savunan, Yunanistan Dışişleri Bakanı Pangalos olmuştu.

YAKLAŞIM DEĞİŞMELİ

Özetle; Türkiye özellikle 2002’den sonra, AB ise hemen her zaman birbirlerini kullanmak üzerine politika oluşturmuşlar ve bunu uygulamaya çalışmışlardır. Gümrük Birliği’nin yol açtığı, AB’nin serbest ticaret anlaşması bulunan ancak Türkiye’nin böyle anlaşmalarının olmadığı ülkelerle ticaretimizdeki büyük kayıplarımız bile -2008 yılında, sadece benim görev alanıma giren Doğu-Güneydoğu Asya ve Afrika ülkeleri ile ticaretimizdeki kaybımız, yaklaşık 115 milyar dolardı- bu yararlanmanın da tek taraflı olduğunun en çarpıcı örneklerinden birisidir.

Türkiye’nin yanlış AB politikası, Müzakere Çerçeve Belgesi’nin imzasının öncesinde, zamanın Dışişleri Müsteşarı’na yazılı olarak da verdiğim, “bunu imzalarsak Türkiye-AB ilişkileri altı ay içinde karakolda biter ve öylesine bir çatışma yaşanır ki geri dönüşü de olmaz” görüşümü bir yıl farkla da olsa haklı çıkarmış, 2016’dan sonra ilişkiler tepetaklak olmuştur.

Türkiye-AB ilişkilerinin sağlıklı bir zemine oturtulmasının yolu, bugün gelinen aşamada “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” amacının tek anlamının AB tam üyeliği olmadığını ve bugüne kadarki politikanın yanlış olduğunu kabul ve itiraf etmekten geçmektedir. Bu, ilişkilerimizi kestiğimizi ve görüşme masasından kalktığımızı söylemek ve bunu yapmak demek de değildir.

Bazıları kabul etmek istemese de çağdaş uygarlığı bugün AB ve Batı temsil etmektedir. Türkiye çağdaş uygarlığa erişmeyi, Atatürk döneminden sonra bir kez daha kendi başına gerçekleştirme kararı almalı ve bunu uygulamaya geçirmelidir. Çağdaş uygarlığın kıstasları bellidir. AB içinde “acquis communautaire-topluluk müktesebatı” diye adlandırılan bu kıstaslar ve kurumlar, çeşitli Avrupa kentlerinin adları ile kâğıda da dökülmüştür.

Elimizde, AB’nin yardımı, daha da önemlisi, en yaşamsal çıkarlarımızdan ödün vermemize yol açacak dayatmaları olmadan yaralanabileceğimiz ayrıntılı bir katalog vardır. Bu katalogdan yararlanmaktan gocunmamalıyız. AB ile ilişkilerimizde “açıldı-açılmadı” diye ikide bir dertlendiğimiz “Fasıl”lar da zaten bu kıstasların yerine getirilmesine yöneliktir. Fasılları kendimiz de açıp, gereğini yapabiliriz ve yapmalıyız da. AB’ye tam üye olmazsak Ortaçağ’a geri dönmeyi düşünmüyorsak tabii.

Biz AB müktesebatına uyum sağlamak yönünde ilerlerken AB’nin soracağı veya söyleyeceği bir şey varsa tabii ki gelip sorabilir ve söyleyebilir. Bu görüşlerimi 2008-2010 yıllarında Büyükelçiler Konferansları’nda da ısrarla savunmuş ,ancak Bakanlıktaki AB tekeline anlatamamıştım. Anlatamadığım gibi Türkiye-AB ilişkileri için “ben, ilerledikçe geriye giden bir ilişki ilk kez görüyorum” dediğimde, “Bu bakanlıkta bütün iyi işleri küçük bir grup yapar, diğerleri de ona karşı çıkar” yanıtını veren bile olmuştu.

O yanıtı veren sevgili meslektaşımın bugünlerde ne düşündüğünü doğrusu merak etmiyor değilim.

CAN ALICI NOKTA

Böyle bir politika değişikliği yaptığımız ve izlemeye başladığımız takdirde en büyük kazançlarımızdan birisi, AB’nin, Türkiye’nin ve Türk ulusunun yararına olacak, kendisinin de çok değer verdiğini her fırsatta dile getirdiği, örneğin insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, laiklik ve çevre gibi konularda Türkiye’de olupbitene genellikle sessiz kalırken; Türkiye’yi Yugoslavyalaştırabilecek etnik hatta dini nitelikte ayrılıkçı konularda, Kıbrıs sorununda ve Ege-Doğu Akdeniz gibi Türkiye’nin doğrudan egemenlik haklarını ve yaşamsal çıkarlarını ilgilendiren, üstelik yüzde yüz haklı olduğu alanlarda, tam üyeliğin sıkıntıya düşeceği tehdidi ile Türkiye’ye baskı yapmasını önlemek olacaktır.

Konunun en can alıcı noktası, böyle bir politika değişikliğini -yapmak, ilişkileri bugünlere getiren AKP’ye düşer ama- AKP yapmayacağına göre ilk adım bugünkü yönetimin ve zihniyetinin değişmesi gerektiğidir. Bu yapılabilir mi, bilemem. En azından muhalefetin, AB ile ilişkilerde böyle bir politika değişikliğini yapmak gerektiğini düşünmeye başlamasında hatta yapacağını bugünden açıklamasında yarar olabilir. 

SÜHA UMAR - BÜYÜKELÇİ (E)

Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış

Ziyaretçi İstatistikleri

Aktif ziyaretçi sayısı: 7 Bugünkü ziyaretçi sayısı: 99 Toplam tekil ziyaretçi sayısı: 203445