ÜLKEDE SU BARIŞI DÜNYADA SU BARIŞI 

Genel

İstanbul’un Su Sorununa Tarihsel Bir Bakış

  Prof. Dr. Murat Güvenç
  1. yüzyıl başlarında 300 bin düzeyindeki İstanbul’un nüfusu son resmi saptamalara göre 14 milyonun üzerinde. Tabii ki nüfus, yerel birimin nasıl tanımladığına çok bağlı. Büyük bir kentsel bölge içindeki İstanbul nüfusu bölgenin tanımına göre değişebiliyor. Ancak il nüfusu yetersiz kalıyor. 19. yüzyıl başında 300 bin nüfuslu bir yerleşmenin 200 yıl içinde 15 milyonu aşan tarihte eşi görülmemiş bir şehir azmanına dönüşümünü kısa bir konuşma kapsamında ele almak göründüğünden daha karmaşık. 200 yıla yayılmış çok veçheli büyüme süreçleriyle şekillenen karmaşık bir metropolün altyapı sağlama süreçlerinin ekonomik, idari teknolojik boyutlarının ayrıntılarına girmeyeceğim. Bu yüzden sunumumu siyasi, ekolojik ve kavramsal çerçeve içinde oluşturmaya, İstanbul’da yaşananları bu yeni yaklaşım çerçevesinde kurmaya gayret ettim. Su, yaşamsal ve ikamesi olanaksız bir gereksinim. Yerleşim sistemlerinin zaman içerisinde sergilediği değişim ve toplumsal yapıların yeniden üretimi, farklı teknolojik gelişmişlik düzeylerinde su temini, aktarım (isale), dağıtım sistemleri ile yağmur ve atık suları uzaklaştırma sorunlarına getirilen çözümler, bu çözümlerin iç tutarlılığı ve sürdürülebilirliği ile doğrudan ilişkili. Kuşkusuz insan yerleşimlerinin tarihi su temini ve atık suların uzaklaştırılması sorunundan ibaret değil. Ne var ki yerleşme tarihlerini bu sorunlara getirilen çözümlerin sürdürülebilirliği, teknolojik ve kurumsal bağlantıları ve coğrafi kısıtlayıcıları üzerinden inceleme olanağı var. Bu problemlerin hangi kurumsal çerçevede, ne tür toplumsal ve coğrafi kısıtlayıcılar altında çözülebildiği, hangi teknolojilerin ne oranda uygulandığı yerleşme tarihçiliğinin yanı sıra toplumsal tarihe de özgün bakış açıları kazandırabilir. Bazı genel saptamalardan başlamak yararlı olabilir. Modernleşme sürecinde hız kazanan kentsel1 ve demografik2 geçiş süreçleri sonucu 20. yüzyılda dünya nüfusu 6-6,5 kat artarken, 1900’ların başında %5 düzeyindeki kentli nüfus payı 21. yüzyıl başında %50’lere yükseldi. Kentleşme toplumların tanık olduğu en büyük değişimlerden birinin tetikleyicisi. Sınır değişimi ve idari tanım sorunlarına rağmen, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkede kırsal ve kentsel nüfus oranlarının son 70 yılda ters yüz olduğu görülüyor. Nitekim 1950’ler
    --------------------------------------------------------
  1. Kentsel geçiş, kırsal nüfusun ağırlıklı olduğu bir yerleşim yapısından kentsel nüfusun ağırlıklı olduğu bir yapıya geçiş şeklinde tanımlanabilir.
  2. Yüksek doğurganlık ve ölümlülük hızlarıyla tanımlı dinamik demografik denge bağlamlarından, düşük ölümlülük ve doğurganlık hızlarının tanımladığı kararlı nüfus yapılarına geçiş
  de Türkiye kır-kent nüfus dengesi %25 düzeyindeyken 21. yüzyıl başında %80’lere ulaştığını, yani ters yüz olduğunu görüyoruz. Daha önce gözlenmemiş bu büyük dönüşümü salt sayısal boyutlarına atıfla değerlendirmek, doğrusal süreçlerle açıklanamayacak nitelik değişimleri başlattı. Su temin, aktarma ve dağıtım sistemleri bu tür doğrusal olmayan oluşumların en açık izlenebildiği alanlar arasındadır. Bu dönüşüm sürecinde daha önce gündemde bile olmayan yeni parametreler devreye girdi. İlk olarak, demografik geçişle hız kazanan kentleşme süreci yer çekimiyle çalışan su temin sistemlerinden, basınçlı su aktarma ve dağıtım sistemleri kurmaya doğru evrildi.3 Ne var ki diğer koşullar sabit kalsa bile, su gereksinimini taşıma su yerine basınçlı suyla karşılamanın kişi başına su tüketimini üç kat arttırdığını biliyoruz. İkinci olarak, göçle büyüyen yerleşmelerdeki nüfus ve yoğunluk artışı, sağlıksız çevre endüstri kentlerini birer “ölüm tuzağına” dönüştürdü. Toplum sağlığı ve salgın hastalık risklerini azaltmaya yönelik önlemler kişi başına su tüketimini önemli ölçüde arttırdı. Toplum sağlığı gerekçesiyle tuvaletlerde kullandığımız sifon gibi geri teknolojiler neredeyse insan kadar su tüketimine neden oluyor. Ne var ki yeni yaşam tarzında kişi başına su tüketimini azaltan gelişmeler de oldu. Sözgelimi su tüketimin ölçülmesi (sayaçlar) kişi başına tüketimi %40 dü- zeyinde azalttı. Suyun kıymetli bir meta haline gelmesi, kayıp kaçak ve karşılığı alınmayan su miktarını azaltmaya yönelik yönetsel önlemleri meşrulaştırdı. Ne var ki bu süreçlerin bileşkesi su tüketiminde artış yönündeydi. Sanayi devrimine kadar teknolojik ve kurumsal kısıtlayıcılar nedeniyle kararlı kalan, yavaş gelişen su talebinin ve tüketiminin hızla artışı suyu bedelsiz bir kamu malı olmaktan çıkarıp kıt bir kaynağa dönüş- türdü. Nitekim yeryüzündeki su kütlesinin sadece %3’ü içilebilir nitelikte ve bunun büyük bölümü de nüfus yoğunluğunun en düşük olduğu kutup bölgelerinde yer alıyor. Diğer bir deyişle, nüfusun en yoğun yaşadığı yöreler su kaynaklarının en bol olduğu yöreler değil. Kanada gibi su zengini ülkelerde bile büyük kaynak sorunları var. Bu nedenle su temini konusuna getirilecek çözümlerin sürdürülebilirliği yaşamsal önemde. İklim değişikliği, bir dönemin “çözümlerinin” kısa vadede soruna dönüşebileceğini gösteriyor. Diğer birçok alanda olduğu gibi 19. yüzyılda bu zor toplumsal tahsis probleminin piyasa yoluyla çözümlenebileceği inancı yaygınlaştı. İçme ve kullanma suyunun metalaşma süreci; su temin, aktarım ve dağıtımında kullanılan teknolojilerin değişmesine; yeni kurumsal yapıların oluşumuna ve görece kısa bir sürede hatlar üzerinden hizmet sistemlerinden (hat şehirciliği) ağ şehirciliği düzenine geçilmesine neden oldu. Antikiteden sanayileşmeye dek kentlerin su gereksinimi yeraltı suları ve yer çekimiyle çalışan su temin, aktarma ve dağıtım sistemleriyle sağlandı. Bu büyük dönüşüm, Lefebvre’in toplumsal pratikler, teknolojiler ve yerleşik ilke ve doktrinleri birbirine bağlayan üç kutuplu modeli üzerinden kavramsallaştırılıp incelenebilir. Yer çekimiyle çalışan sistemlerin verimi, talebin alansal ve kotlar itibariyle dağılımı, su toplama havzalarının verimi, aktarım (isale) hatlarının kapasitesi, kemer, tünel, kanal, maslak, maksem, su terazisi vb. sanat yapılarına yapılan yatırımlara; bakım, onarım ve diğer işletme kalemlerine ayrılan bütçelere bağlıydı. Suyun katı maddelerin çökelmesine izin vermeyecek kadar hızlı, aktarma hatlarına zarar vermeyecek kadar yavaş akmasını sağlamak, oldukça incelikli işletme sistemleri gerektiriyordu. Diğer taraftan kırılgan sistemin bakım onarım ve işletme giderlerinin sağlam ve düzenli kaynaklarla karşılamayı, teknolojik, iktisadi kısıtlayıcılar yatırımların bölünmezliği ve hizmetinin sürdürülebilirliği bütüncül bir yaklaşım gerektiriyordu4. ---------------------------------------------------------------
  1. Belki bunu “basınçlı su temin aktarma ve dağıtım sistemleri kuruluncaya dek, kentleşme süreci hız kazanamadı” şeklinde söylemek daha doğru olur.
  2. Örneğin Osmanlı yönetiminin “su kaynakları arttırılmadan toplumsal prestiji yüksek çeşme inşaatına izin vermeme” gibi bir ilkesi vardı.
4 Diğer taraftan bu kamu hizmetinin meşruiyeti, uzlaşılmış tahsis ilkelerinin ve payların özenle korunmasını gerektirmekteydi. Söz gelimi Roma döneminde temin edilen suyun ilk aşamada çeşmeler, özel tüketiciler ve hamamlar arasında paylaştırılması; özel alanda tüketilmeyen suyun çeşmeler yoluyla tekrar kamuya kazandırılması öngörülüyordu. Bu model, Osmanlı Devleti’ndeki uygulamalara benzemektedir. Klasik Osmanlı döneminde kamu yatırımlarıyla kurulan veya ihya edilen sistemlerin bakım ve onarımı vakıflar yoluyla üstlenilmekte, kente getirilen su çok sıkı kurallara bağlı olarak dağıtılmaktaydı. Özel tüketicilere “çuvaldız” adlı hatlarla tahsis edilen suyun ücret karşılığı olması, özel alanda tüketilmeyen suyun konutun sokağa bakan kısmında bir çeşme yoluyla tekrar kamuya kazandırılması öngörülürdü. Kurumsal ve güç yapılarının farklılığı ve coğrafi koşullar nedeniyle sanayi devrimi, her yerde aynı şekilde olmasa da, geleneksel su dağıtım sistemlerinde teknolojik ve idari değişikliklere yol açtı. Yüksek yerleşim yoğunlukları hat şehirciliğini geride bırakırken yüksek yatırım sermayesi sağlanırsa hızla kurulabilen şebeke türü sistemler birçok ülkede suyun metalaşmasına yol açtı. Burada siyasi hareketin, aktivizmin, bilimin ve teknolojinin göreli özerkliğini teslim etmek, belirli bir dönemde belirli bir yerdeki su sağlama sistemini, dönemin teknolojik ve yönetim biçimiyle ilişkili, ancak yerel özgünlükleri de olan bir mesele olarak ele almak gerekir. Dolayısıyla hat şehirciliğinden ağ şehirciliğine geçişi sadece teknolojik bir belirleyicilik kapsamında yorumlamamak gerekir. Nihai izin (ruhsat) yetkisinin yerel yönetimlerde veya kamuda olması şirketlerin manevra alanını sınırlayabiliyor. Nitekim geniş kitlelerin siyasi gücünü ve desteğini alan yerel yönetimler daha sonra “su ve gaz sosyalizmi” şeklinde adlandırılacak politikalar uygulayarak şirketlerden önemli tavizler almayı başarabildiler. Hizmet şebekelerini kontrol eden yerel yönetimler kentsel gelişme üzerinde önemli bir denetim gücü kazandılar. Teknolojilerin, kısıtlayıcıların ve yerel olumsallıkların önemini teslim eden bu çerçeve İstanbul’un su meselesini inceleme ve yerel özgünlükleri açığa çıkarma konusunda yararlı olabilir. Şair Nedim’e göre “Bî misl ü bahâ” olan İstanbul, su açısından oldukça kırılgan ve oldukça şanssız bir konumdadır. En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, İstanbul, su temini açısından kırılgan hatta hiç seçilmemesi gereken bir konumda kurulmuş bir şehirdir. Avrupa kıtasında kentlerin su gereksinimleri iki farklı yoldan karşılanır. Adriyatik-Baltık hattının (kıstağının) kuzey batısında yağış rejimi düzenli, arazi görece düz, yüzey ve yeraltı su kaynakları ise boldur. Nehirler yerleşim sisteminin omurgasını oluşturur. Yerleşimler, çoğu navigasyona elverişli nehirlere referansla adlandırılır. Frankfurt an Main gibi. Londra, Budapeşte, Viyana, Amsterdam gibi kentler nehir sistemleri üzerinde veya Lyon ve Belgrad gibi kentler ise iki suyolunun kavşak noktasında kurulmuşlardır. Kentlerin su gereksinimleri yerleşimlere yakın kaynak veya akarsulardan karşılanır. Adriyatik-Baltık hattının güney doğusunda Atlantik ikliminden uzaklaşıldıkça yağış miktarı düşerken, rejimi düzensizleşir. Yeraltı su kaynakları sınırlı Tuna hariç, nehirlerin pek azı su ulaşımına elverişlidir. Kuzey Batı Avrupa’nın tersine şehirler su temin drenaj ve ventilasyon amacıyla dağ yamaçlarına yerleşir. Nitekim İzmir, Selanik, Volos, Atina, Manisa, Bursa, Ankara, Antalya vb. çoğu şehir dağ yamacına kurulup gelişmişlerdir.   Ne bir nehre ne de bir dağa sahip olan, bu nedenle de bu çerçeve içinde değerlendiremeyeceğimiz İstanbul, gerçekten benzeri olmayan bir şehirdir. İşte bu nedenle İstanbul’a su temini zamana yayılmış ve hiçbir dönemde kesin olarak çözülememiş bir sorundur. İstanbul kent tarihini su tarihinden ayrı ele almak olanaksızdır. Kent yönetimi ve ekonomik yapı iyi çalış- tığında su sistemlerinin iyi çalıştığı, siyaseten ve iktisaden problemli dönemlerde ise alt yapı sorunlarının ağırlaştığı görülür. Su kaynakları kıt ve kırılgan olan İstanbul’un ticari çekiciliğinin hayata geçirilebilmesi tarihin her döneminde su temin ve dağıtım sisteminin etkinliğine bağlı olmuştur. Bu nedenle su teminiyle ilgili sanat yapıları hemen hiçbir kentte olmadığı kadar önem taşır. Günümüzde su temini sorunu daha da ciddi boyutlarda. İstanbul’un üzerinde yerleştiği dar yarımadalar su gereksinimini karşılamakta artık yetersiz kalıyor. Son dönemde yaşanan kentleşme süreçleriyle bu sorun daha da ağırlaşıyor. İstanbul nüfusu 1950’den sonra 14 kat, 1990’dan bu bugüne de iki kat artarken kentleşmenin büyük bölümü, su kaynakları kıt, ekolojik açıdan kırılgan yarımadalar üzerinde gerçekleşti. Oysa İstanbul’un küreselleşme sürecinde geri kazandığı dünya kenti kimliği çok farklı bir mekânsal organizasyonda şekillendirilebilirdi. Modernleşme öncesi dönemde İstanbul’un su temini Marsilya, Venedik ve Trieste ile birlikte Akdeniz’in üç önemli geçit kentinden biri olması sayesinde İstanbul, Amerika’nın keşfinden sonra Akdeniz havzasında yaşanan genel gerileme sürecinin dışında kaldı. Ancak 300 yıl boyunca nüfusun 400 bini geçmeyişi denetimden çok, kentin dünya ticaretindeki durağan hatta görece gerileyen konumuyla ilgili olmalı. Salgın hastalıklar ve afet dönemleri dışında nüfus durağandı. İstanbul, kuşkusuz dünyanın en etkileyici su temin sistemleri sayesinde modernleşme sürecine dek kayda değer bir su sorunu yaşamadı. Kentin arızalı topografyası, suyu kilometrelerce öteden getirmeyi ve farklı kotlardaki kaynakların kullanımını gerektiriyordu. Bu sistemin özellikleri Kazım Çeçen’in eserlerinde ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Kentsel alanın belirli bir çerçevenin dışına çıkmasına izin vermeyen bu kısıtlayıcılar nedeniyle kentin makro formu, geç Bizans döneminden 19.yy başına dek sabit bir mekânsal çerçeve içinde kaldı. 19. yüzyıla kadar İstanbul’a yerleşme denetlense de yüzyıllar önce kurulan su temin sistemi üzerinde önemli bir nüfus baskısının oluşmadığı, -Kanuni döneminde inşa edilen İstanbul Halkalı ve Kırkçeşme sistemi değerlendirme dışı tutulursa- antik dönemden kalan sistemlerin geliştirmekle yetinildiği söylenebilir. Yine de ekolojik açıdan duyarlı ve kırılgan bu su temin sisteminin sürdürülebilirliğinin sürekli çaba gerektirdiğini, su toplama yapılarını erozyona karşı korumanın kanal, su terazisi, maslak, maksem, çeşme ve sarnıç sistemlerinin denetim, bakım ve onarımının sürekli bir çaba gerektirdiğini vurgulamalıyım. Osmanlı döneminde bu işlerin vakıflar tarafından yerine getirildiği ve gerekli kaynağın vakfedilen taşınmaz sermayeden sağlandığını biliyoruz. Bu modelde, alt yapı sistemlerinin finansmanı vakıf gelirleriyle karşılanabiliyordu. Roma sisteminde olduğu gibi çeşme sularından ücret alınmıyor, özel hanelere veya hamamlara verilen suyun bedeli alınıyordu. Osmanlı devletinin toprak kayıpları bu sistemleri ayakta tutan vakıf gelirlerinin azalması- na, bu da hatların bakımıyla görevli olanların gelirlerinin düşmesine yol açtı. Su bedellerinin toplanamayışı, sistemi denetleyen “suyolcu” ve “bölükbaşı”ların gelir güvencelerinin ortadan kalkması geleneksel sistemin sürdürülemez hale gelmesine, çeşmelerden bedelsiz sağlanan suyun sakalar eliyle dağıtılan bir mala dönüşmesine yol açtı.   Modernleşme döneminde İstanbul’da su temini Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl başındaki reform hareketiyle dünya sistemine entegrasyonu tüm kurumlar gibi kentsel altyapı sistemlerinde de önemli dönüşümlere yol açtı. Nitekim 19. yüzyıl başında 330 bin civarındaki kent nüfusu 20. yüzyıl başında 1,2 milyona yükseldi. Bu talebin artışı kişi başına su tüketiminin yükselmesine yol açtı ve daha da önemlisi nüfusun mekânsal dağılım kanalının değişimi geleneksel su dağıtım sisteminin etkinliğini hızla azalttı. Geleneksel su sistemi kent nüfusuna bağlı olarak artan talebi karşılamakta yetersiz kalırken, çağdaş sistemler için ise yeterli finansman yoktu. Geleneksel hat şehirciliği yetersiz kalırken ağ şehirciliğinin gerektirdiği yatırımları gerçekleştiremeyen İstanbul, 19. yüzyıl ortalarında yeni teknolojilerden yoksun, salgın riski yüksek, hijyen sorunlarını çözememiş bir kent durumundaydı. Bu durum ilginç gerilimlere, gelişmelere, emri vakilere yol açarken, hızla kamu malı olma niteliğini yitiren su, metalaşma sürecine girdi. Lağvedilmiş olmasına rağmen sakalar gediği liman hamallarıyla birlikte işlevini sürdürüyordu. 1820-1850 yılları arasında İstanbul nüfusu artarken su problemi de ağırlaşmıştı. 1850’lere doğru buhar makineleri geleneksel sistemle birlikte kullanılmaya başlandı. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Kâğıthane’de açılan kuyulardan sağlanan su, buhar makineleriyle pompalanıp kente verildi. Sarayın ihtiyaçlarını karşılayan bu sistem kente verilen su miktarının önemli ölçüde artmasına olanak sağladı. Eski sistemle yeni sistemin beraber çalışması su miktarını arttırsa da dağıtım sorunu çözülemiyordu. Dağıtım sistemi örgütlenip rasyonalize edildiğinde su metalaşıyordu. Örgütlenmediği durumda ise sakalar gediği gibi anakronik oluşumlar ortaya çıkıyor ve esas itibariyle bir kamu hizmeti olan su yine metalaşmış oluyordu. Kuyu açmak veya kanallardan su almak gibi kendiliğinden gelişen bireysel ad hoc çözümler sorunu hafifletmiyor, tersine ağırlaştırıyordu. Diğer taraftan suyun yeterliliğinin yanında kente içilebilir nitelikte su sağlanamıyordu. Dünyanın birçok şehrinin tersine İstanbul’da kente verilen suyun içilebilir niteliği konusunda yaygın bir toplumsal uzlaşı hiçbir zaman olmadı. 19. yüzyıldan günümüze kadar süren görüş zamanla İstanbul’da içme suyunun para ile satın alma pratiğinin yaygınlaşmasına ve bir kentsel içme suyu endüstrisinin oluşmasına yol açtı. Bu eğilim günümüzde aynen sürmektedir. İstanbul’un su ihtiyacının kısmi müdahaleler ve geleneksel vakıf sistemleriyle karşılanamayacağının anlaşılması, 1870 yılında Terkos şirketinin kurulmasına neden oldu. Kentsel hizmet alanında kurulan ilk hizmet şirketleri arasında bulunan bu şirket adını su temin ettiği gölden alır. Osman Nuri’nin “Mecelle-i Umur-ı Belediyye” isimli eserindeki sözleşme metinleri incelendiğinde şirketin Terkos Gölü’nün sularının tamamını kullanma imtiyazına sahip olacağı, bu alanda başka bir şirkete izin verilmeyeceği, şirketin yangın muslukları sistemi kurmayı, çeşmelere, kamu kurumlarına ve askeri birliklere ücretsiz veya ucuz su vermeyi taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Terkos şirketini ağır yükümlülükler altında bırakan bu koşulların hangi gerekçe veya güvenceyle kabul edildiği aydınlatılamamıştır. Ancak sözleşme metni incelendiğinde yükümlülükler yerine getirilmediği takdirde yaptırımların neler olduğu konusunun belirsiz olduğu görülmektedir. Uygulamada yangın risklerinin kayda değer biçimde azaltılmadığı, suyun kalitesiz ve pahalı olduğu, kamu kurumlarına sağlanması taahhüt edilen suyun yetersiz verilebildiği saptanmıştır. Ayrıca Terkos şirketinin, hizmetin birim maliyetini düşüremediği ve şirketin kente verilen su miktarını ve kalitesini yükseltmeyi öngören yatırımlar konusunda isteksiz davrandığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen Terkos şirketiyle yapılan anlaşmanın bir model oluşturduğu, 20 yıl sonra benzer şekilde Anadolu Yakasına, Elmalı bendinden su sağlamaya yönelik benzer bir anlaşmanın Terkos şirketiyle yapılan anlaşma model alınarak imzalandığı görülmektedir. Şirketlerle yapılan anlaşmalara rağmen geleneksel sistemin ortadan kalkmadığı, modern ve geleneksel su temin sisteminin birlikte çalıştığı, ikili bir su temin ve dağıtım sisteminin oluş- tuğu anlaşılmaktadır. İstanbul’da bekledikleri kâr oranlarına ulaşamayan bu imtiyazlı hizmet şirketleri 1929 krizinin ardından oldukça kolay millileştirildiler. Millileştirmenin ardından kente verilen su miktarı ve kalitesinde iyileşme gözlendi. Geleneksel sistem tümüyle ortadan kalkmasa da kent nüfusunun kayda değer düzeyde azalmış olması ve nüfus artış hızının düşmesi sayesinde 1930-1950 döneminde İstanbul’da yoğun bir altyapı sorunu yaşanmadı. Ne var ki 1950’den sonra hızlanan göç ve kentleşme süreçleri ve tıp teknolojisindeki benzersiz gelişmeler nüfusun hızla artmasına ve sonuçta her şeyin aniden değişmesine yol açtı. Bu bağlamda İstanbul’un nüfusu hızla artarken su sorunu daha önce hiç gözlenmeyen boyutlara ulaştı. 1958 devalüasyonunu izleyen kriz sonrası girilen ulusal kalkınmacı dönemde kentsel altyapı getiri düzeyi düşük projeler arasında değerlendiriliyordu. Bu, kentsel altyapıya ayrılan fonların düşmesine yol açtı. II. Dünya Savaşı öncesinin altyapı bolluğu geride kalmıştı. Kolayca tahmin edilebileceği üzere bu yaklaşım, altyapı ve su temini sorunlarının görülmemiş boyutlara ulaşmasına yol açtı. Suyun ikame edilemez niteliği nedeniyle “gecekondu”, “dolmuş”, “işporta” gibi buluşçu çözümlerin benzerlerini su sağlama ve dağıtım alanında gözlemleyemiyoruz.5 1960-80 döneminde fasılalı, kesintili su verme politikası istisnai olmaktan çıkmış, adeta yerleşik bir işletme politikasına dönüşmüştü. Bu uygulama (fasılalı su verme) özellikle eğimli kent kesimlerinde yol açtığı vakum etkisiyle su kalitesini düşürüyordu. Yeterli, düzenli ve kaliteli su sağlayamayan bir sistemin basınç koşullarını sağlaması beklenemezdi. Süreklilik, basınç, miktar ve su kalitesi ölçütlerini karşılamakta yetersiz kalan bu sistemin modern bir sistem olduğu elbette söylenemezdi. Artan kent nüfusu için yeterli su sağlanamamış, kentin farklı bölgelerinde farklı hizmet standartları geçerli olmuş, birçok gecekondu bölgesinde dağıtım şebekesi bulunmayışı nedeniyle su ihtiyaçları için sokak çeşmeleri inşa edilmek zorunda kalınmıştır. Şebeke bulunan kesimlerde günün her saati yeterli basınç sağlanamadığından aboneler, yedek depolar ve hidrofor tesisatları kurdurmak zorunda kalmışlardır. Türkiye metropollerinde su temini bir kamu hizmeti olmaktan çıkmış, kalitesi abonelerin ödeme güçlerine veya ödeyebildikleri miktara bağımlı yarı kamusal bir hizmet alanına dönüşmüştür. Sonuç olarak 1960 sonrası benimsenen planlı ekonomik kalkınma modelinin kentsel altyapı harcamalarına önem ve öncelik vermeyişinin İstanbul’un hiçbir zaman modern bir su sistemine sahip olmayışına yol açtığı söylenebilir. Serbest piyasa ekonomisine geçiş 24 Ocak kararlarının ardından ulusal kalkınmacı modelin tedricen terk edilmesi, kamunun sanayi yatırımlarından uzaklaşmasına ve ulaşım, iletişim ve altyapı yatırımlarına tahsis edilen kamu kaynaklarını geçmişte hiç olmadığı ölçüde arttırmasına olanak sağladı. Sermaye birikim rejimi, yerel yönetim sistemi, kentsel büyüme dinamikleri, konut sunum biçimleri ve altyapı sağlama süreçleri üzerinde etkili olan bu büyük politika değişimi, kentsel altyapı ve su temini alanındaki müzmin sorunları hafifletebildi. Altyapı, ulaşım ve iletişime sınırlı kaynak tahsisi sonucu arsa üretmede yetersiz kalıp, yoğunlaşarak parsel parsel bitişik büyüyebilen kentler, 1980 sonrasında toplu konutun hakim konut sunum biçimi olmasının verdiği ivmeyle desantralizasyon sürecine girdi. Gelişmiş batı ülkelerinde genellikle kamu mallarında 5. Küvetleri su deposu olarak kullanma, apartman ve dairelere depolar yapma, hidrofor gibi ad hoc çözümlerin toplumsallaşmasına yol açtı. 107 hizmet kalitelerinin düşmesine yol açan neoliberal politikalar Türkiye’de ilginç bir biçimde kentsel altyapı hizmetlerinin kalitesinde kayda değer iyileşmelere vesile oldu. Fasılalı su verme, basınç düşüklüğü vb. hizmet ve su kalitesi sorunları giderek çözülürken altyapı sistemlerinin kapsama alanları ve abone sayıları arttı. Ne var ki neoliberal politikaların kullanıcı öder ve maliyeti karşılama ilkeleri (cost recovery) dar gelirliler yararına uygulamalara izin vermedi. Yatırımlardaki artış ve hizmet kalitesindeki yükselmeye rağmen su hizmetinin toplumsal ve mekânsal düzlemde adil dağılımının sağlandığı söylenemez. Su hizmetinin kapsama alanı artarken fiyatı da yükseldi. Su hizmetlerinden sorumlu idareciler sisteme iyi su verdiklerini ama şebeke kaçakları nedeniyle abonenin kullandığı su kalitesinin düşük olabileceğini teslim ettiler. Şebekelerin her noktasında aynı düzeyde sağlıklı olmayabilen suyu özellikle dar gelirli hane halkları çok pahalı şişe suları ile de ikame etmek zorunda kaldılar. Şebekenin her noktasında güvenle içilebilir su sağlanamayışı kaynak suyu sağlamayı çok kârlı bir iş koluna dönüştürdü. Orta ve orta üst gelirliler açısından kaynak suları çok pahalı değil. Ancak bu toplum kesimi de fiyattan çok, plastik ambalajlarda su depolamanın ne ölçüde sağlıklı olduğunu tartışıyor. Son dönemde suyun bir kamu malı olmak yerine bir piyasa malı olarak üretilmesi, yerel yönetimlerin bu alandan tümüyle çekilmeleri gündemde. Antalya, Çeşme, İzmit ve diğer bazı küçük yerlerde su temin ve dağıtımının kâr amaçlı şirketlere bırakılması söz konusu. Henüz çok yaygın olmasa da yaygınlaşma olasılığı yüksek olan bu uygulama tüketiciyi bugün ödediği bedelin çok üzerinde faturalarla karşı karşıya bırakabilir. Zamanın ruhuna çok uygun olsa da, bu modelin adil bir model olduğu söylenebilir mi? Bu konuşmada İstanbul’un küçük bir şehirden bir metropole ve bir dünya kentine dönüşme sürecinde su temini sorununun ve çözümlerinin tarihsel süreç içerisinde farklılaşmasını ele almaya çalıştım. Günümüzde İstanbul’un su sorunun yepyeni boyutlar kazandığını yönetsel, teknolojik ve ekonomik müdahalelerle hafifletilmesi olanaksız olan doğrudan ekolojik sürdürülebilirlikle bağlantılı yepyeni boyutlar kazandığını görüyoruz. Günümüzde kentin su gereksinimi kent çeperindeki su havzalarından temin edilecek su kaynaklarıyla karşılanamayacak boyutlara ulaştı. Halkalı suları, Belgrad Ormanı suları, Terkos’un suları 14-15 milyonluk İstanbul’un su gereksiniminin çok sınırlı bir bölümünü karşılayabiliyor. Bu durumda İstanbul’a su sağlama sürecinin niteliksel olarak değişerek komşu havzalardan su taşınmasına geldiğini söyleyebiliriz. Istranca Dağları üzerinde kurulan barajlar ile Melen çayından alınan su o kadar büyük boyutlarda ki geçmişte kente su sağlama amacıyla kurulan barajlar yeni su sisteminde artık birer depo olarak kullanılıyor. İdari, teknik veya ekonomik müdahalelerle üstesinden gelinemeyecek boyutlara ulaşmış olan bu sorun günümüzde yerleşim sisteminin ekolojik dengelerini ve doğrudan sürdürülebilirliği tehdit etmektedir. Binlerce yıldır Karadeniz’e dökülen Melen suyunu İstanbul’a aktarmanın sürdürülebilirlik üzerindeki etkisini biliyor muyuz? Melen’in Karadeniz’e döküldüğü konumda binlerce yıldır düşük seviyedeki tuz oranın yüksek olmasının ekosistem üzerindeki etkilerini biliyor muyuz? Aynısı Istranca Dağlarından alınan su için de geçerli.... Bunlar halen gündemde olmasa da orta ve uzun vadede hem yaşam kalitemizi, hem de sağ- lığımızı ve yaşadığımız sistemin sürdürülebilirliğini etkileyen sorunlardır. Su temini sorununun kısmi ekonomik veya teknolojik müdahalelerle çözülebilir bir sorun olmaktan çıktığını, metropolde toplumsal yaşamın parçalanmasıyla ilgili bir kamusal alan sorununa ve ekolojik sürdürülebilirlik sorununa dönüştüğünü görüyoruz. Orta üst gelirliler için çok önemli ol- 108 mayan memba suyu temini ödemeleri dar gelirli hane halkı bütçelerinde azımsanamayacak büyüklükler oluşturabiliyor. Bu harcama zorunlu olmasa da bu harcamadan kaçınmanın riski oldukça yüksek. İstanbul’un su ihtiyacının giderilme biçimlerine ilişkin bu kısa tarihsel değerlendirme ekolojik, teknolojik, ekonomik ve etik ölçütleri karşılayabilecek kapsamlı bir çözümün çok uzağında olduğumuza, günü kurtarmaya yönelik müdahalelerin ekolojik sürdürülebilirliği tehdit etmenin yanı sıra, toplumsal eşitsizliğin yeniden üretilmesine yardımcı olduğuna işaret ediyor.   Kaynak: Türkiye’de ve Dünyada Su Krizi ve Su Hakkı Mücadeleleri
  1. Baskı Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği Ağustos 2017, İstanbul
 
Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış