ÜLKEDE SU BARIŞI DÜNYADA SU BARIŞI 

Genel

Küresel Göç  Olgusu ve Türkiye

  MEHMET OKYAYUZ Günümüzde, sayısı 175 milyonu aşan bir insan topluluğu, kendilerini konuk etmekte olan ülkelerin yasal kanalları ya da yasal olmayan yollar aracılığıyla menşe ülkeleri dışında yaşamlarını sürdürmektedir. Bu anlamda, söz konusu durumu “küresel” bir konu haline dönüştüren faktör, bu nüfusun büyük bir çoğunluğunun, az gelişmiş siyasi ve sosyoekonomik altyapıya sahip olan menşe ülkelerinde elde edebileceklerinden daha iyi yaşam ve çalışma koşulları elde etme umudu ile bir ülkeden diğerine geçmesinin yanı sıra; bu kişilerin büyük bir çoğunluğunun yabancı bir ülkede bir yılı askın süre ile sürekli bir biçimde bulunan uzun dönemli göçmenler olmalarıdır. Küresel göç konusuna ilişkin –biri ulusal sınırları geçmek, diğeri ise önceden hesap edilebilir zaman sınırlarını aşmak ile ilgili - söz konusu iki faktör, göçün yasal- siyasi ve toplumsal-insani etkileri ile başa çıkmak amacına yönelik olarak uluslararası boyutta koordine edilen çeşitli uluslararası kurumların oluşturulmasına yönelik bir ihtiyaç doğurmuştur. Birleşmiş Milletler Nüfus Birimi (UNPD) ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği söz konusu yapıların en önemlileri arasındadır. 78 Yukarıda genel tanımı yapılmaya çalışılan uluslararası göç olgusunun kalkınmada, kaynak ve planlı toplumsal yapıların dağılımındaki eşitsizlik ve dengesizlikler ile olan yakın ilişkisinden dolayı, söz konusu olgunun tipolojisini çıkarmak çok sayıda tarihsel-toplumsal ve siyasi boyuttta derinlemesine incelemeler yapmayı gerektirmektedir. Bu kapsamda, küresel göç olgusunu (en genel anlamıyla) iki temel kategoriye ayırmak mümkündür: isteğe bağlı göç ve zorunlu göç. Söz konusu göç tipleri arasındaki farkın netliğine ilişkin – beklendik ve kabul edilebilir – eleştirel sorgulamayı bir yana bırakırsak, yukarıda bahsi geçen, yaşamlarını kendi ülkeleri dışında sürdürmekte olan geniş insan topluluğunun en az onda birinin ikinci tipte, yani zorunlu göçe maruz bırakılmış olan kişilerden oluştuğu düşünülmektedir. Söz konusu grup resmi kayıtlarda mülteci ya da sığınmacı terimleri ile anılmaktadır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği bu grup ile ilgili olarak çalışmaktadır. Söz konusu grupla ilgili çalışmaların temel zorluğu herhangi bir kişinin bu zorunlu göç tanımına dahil olup olmadığına dair kriterlerin belirlenmesi ile ilgilidir. Konuya ilişkin olarak kullanılan temel belgeler arasında Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve BMMYK tarafından üretilmiş konuya özel hukuki bazı yaklaşımlar mevcuttur. Dünya Mültecilerinin Durumu – Yeni Binyılda İnsan Muhacereti başlıklı BMMYK raporunda Birleşmiş Milletlerin konuya ilişkin istatistikî verilerine yer verilmiş ve BMMYK‟nın kimlerin mülteci olabileceğine ilişkin mevcut dar anlamlı siyasi tanımı daha kapsamlı sosyo-politik bir tanıma dönüştürmeye yönelik çalışmalarda bulunduğu belirtilmiştir. İlgili yeniden değerlendirme sürecinin çıktılarından bağımsız olarak, sayısal açıdan bakıldığında yukarıda bahsi geçen “küresel” göçmenlerin yaklaşık % 10‟unun mülteci ve/veya sığınmacı olduğu söylenebilir. Yine yukarıda bahsi geçtiği üzere, söz konusu grubun tanımlanması konusundaki çeşitli güçlüklere karşın, mülteciler, oldukça kalabalık olan göçmen işçiler ve kayıt dışı / illegal göçmenler gibi diğer göçmen gruplarına nazaran daha kolay tanımlanabilmektedirler. 80 Var olan bir diğer sınıflandırma yöntemi göç akımlarına ait coğrafi unsurları dikkate almaktadır. Bu yönteme göre göç sürecinin görüldüğü üç “alan” tanımlamak mümkündür: 1) Küresel göçmen gruplarının büyük bir kısmını dünyanın güney bölgelerinden Kuzey bölgelerine göç etmiş ve (ve halen göç etmekte olan) nüfus oluşturmaktadır.  Söz konusu göç yolunun hedef noktası somut anlamda Batı Avrupa, ABD ve Kanada‟dır. (Buna ek olarak belirtmek gerekir ki söz konusu nüfusun nispeten daha küçük bir bölümünün varış noktası, sosyo-ekonomik kalkınma düzeyi ve kültürel “kimlik” gibi kriterlerin göz önünde bulundurulması sonucunda bir Kuzey ülkesi olarak tasavvur edilebilecek olan Avustralya‟dır;  yine bu gruba dahil bir göçmen nüfusu petrol ihraç etmekte olan Orta Doğu ülkelerine gitmektedir.) 2) Dünya çapındaki göçmen işçilerin yüzde 50den fazlası ve yine dünya çapındaki mültecilerin büyük bir çoğunluğu Asya, Afrika ve Latin Amerika kökenlidir. 3) 1980li yılların sonlarından itibaren, eski Doğu bloğu sosyalist ülkelerindeki siyasi, ekonomik ve toplumsal koĢulların değişmesi nedeniyle söz konusu ülkelerden gelen kişiler kapitalist Batı dünyası için giderek genişleyen bir işçi rezervi oluşturmaktadır. Bu bağlamda, yukarıda özetlenen göç akımlarının sayısal ve yapısal karakteristikleri, 1990lı yıllar ile birlikte başlayan küreselleşme süreci ile kaçınılmaz bir biçimde yakından bağlantılıdır. Buradan hareketle, küresel ekonominin içsel yapısını hammadde, hizmet ve anapara piyasalarının karmaşık bir bileşimi Ģeklinde tanımlamak mümkündür. Göç akımları, göç alan ülkelerin aktörleri tarafından belirlendiği biçimiyle, gelişmiş ülkelerin tek taraflı uygulamaları ile kontrol edilmeye çalışılmakta ve bu durum göç veren ülkelere göç sürecine ilişkin olarak minimum sorumluluk ve oldukça düşük bir aktif katılım imkânı bırakmaktadır. Artık göçmenler idari-düzenleyici göç süreçlerinin içerisinde bizzat kendileri aktif bir biçimde yer almakta ve bundan kaynaklı olarak da farklı milletler arasındaki mevcut, dengeden yoksun ve çelişkili iktidar ilişkileri kapsamında “uluslararası ilişkiler” nesneleri haline gelmektedirler. Sonuç olarak, söz konusu karmaşık siyasi, ekonomik ve toplumsal belirleyiciler dahilinde, insanlık tarihinde şimdiye dek görülmemiş büyüklükte insan grupları, içerisinde bulundukları bireysel güçlüklerin çaresi olarak göç ihtimalini düşünmeye başlamışlardır. Ve göç ihtimalini bir kurtuluş aracı olarak görmeye başlayanların sayısı günden güne artış göstermektedir. Bu durumun bir takım yapısal nedenleri bulunmaktadır. Ancak, söz konusu nedenler ile ilgili çalışma yapan gruplar STKlar ve göç alan ülkelerdeki küçük gruplardan ibarettir. Göçmenlerin çoğu zaman bu tür konular ile ilgilenecek enerjileri bulunmamaktadır. Bu kapsamdaki en hassas gruplardan bir tanesi mülteciler ve sığınmacılardır. Bu gruplar için, kalacak bir yer bulmaları ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli temel standartları oluşturmak ve bulundukları ülkedeki yasal konumlarını “objektif” bir biçimde değerlendirebilecek kabul edilebilir bir hukuki çerçeve üretmek yalnızca STKlara ait bir anti-proje olarak kalmamalıdır. Zira, söz konusu duruma yönelik somut çareler üretmek ancak ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların işbirliği ile mümkün olabilir. Bu tür bir çözüm yolunun üretilebilmesi için ayrıca, iktidar ilişkilerinin ikincil dereceye bırakılabildiği, bir anlamda “alternatif” olarak adlandırılabilecek bir uluslararası ilişkiler aracı gerekmektedir. 79
  1. Göçmen alan, veren ve geçiş ülkesi olarak kullanılan Türkiye’nin göç konusundaki özgül durumu
Özetle, yukarıda bahsi geçen yapısal nedenler ve siyasi, toplumsal ve ekonomik dinamikler “küresel göç” ile sonuçlanmaktadır. Bunun sonucu olarak, ulusal ve uluslararası sözleşmeler aracılığıyla STKlar ve başka bir çok ulusal ve uluslararası aktör [ve ulus devletlerin bizzat kendileri], dünya çapında göç ve iltica politikalarına ilişkin küresel koordinasyon çabasının aktif bileşenleri haline gelmişlerdir. Bu kapsamda, Türkiye‟nin özel durumu, jeo-stratejik konumu itibariyle aynı zamanda hem göç alan, hem göç veren, hem de geçiş yolu üzerinde bulunan bir ülke olmasından kaynaklanmaktadır. Şu an, Türkiye, İran, Irak, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Sudan ve Somali gibi ülkelerden gelen ve Türkiye‟ye giriş yapmaya çalışan yasadışı göçmenlerden oluşan hatırı sayılır bir nüfusun baskısı ile karşı karşıyadır. Söz konusu grubun AB ülkelerine, ABD‟ye ve Kanada‟ya giden yolda Türkiye‟yi transit ülke olarak kullanmayı planladıkları düşünülmektedir. Göçmen nüfusunun çoğunluğunu oluşturan bu grubun yanı sıra, nispeten daha küçük bir başka grup Türkiye‟yi yaşamak ve çalışmak için hedef ülke olarak addeden ve Balkan ülkelerinden ve eski Doğu Bloğu ülkelerinden gelen bir göçmen grubudur. “Küresel” göç konusuna ilişkin yukarıda bahsi geçen niceliksel ve niteliksel boyutlar, Türkiye‟nin bu konu içerisindeki özgül konumunu akılda tutarak incelendiğinde, bu sorun ile başa çıkabilmek için AB ve uluslararası düzeydeki 1990lı yıllardan itibaren süregelen çalışmaları ve gelişmeleri takip etmek çok zor olmayacaktır. Bu anlamda, Mart 2005 tarihinden itibaren yürürlüğe konan Ulusal Eylem Planı‟nı da söz konusu doğrultuda atılmış olan en önemli adımlardan biri olarak görmek gerekmektedir. Bu Eylem Planı “Türkiye‟ni Kaynak: İbrahim Kavlak (Ed)    Askıdaki Yaşamlar&Algıdaki Yaşamlar Projesi Araştırma Raporu. Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği 2011-Ankara Askıdaki Yaşamlar&Algıdaki Yaşamlar Projesi Avrupa Komisyonu, Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Aracı (DİHAA) Proje Programları kapsamında Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) ve Sosyal Hizmetler, Araştırma, Belgeleme Vakfı (SABEV) ortaklığında 18 ay süre ile gerçekleştirilmiş bir projedirn göç ve iltica ile ilgili prosedür ve uygulamalarını AB standartları ile uyumlu hale getirmek”  konusunda bir adımdır. Bu kapsamda “külfet paylaşımı” konusuna da değinilmektedir – külfet paylaşımı, 2005 yılından itibaren her yıl giderek artarak genişlemekte olan yaklaşık 5000 sığınmacı nüfusunu barındırmaya yönelik altyapı ihtiyaçlarının karşılanması ve gerekli yapıların sürebilir hale getirilmesi konusunda Türkiye‟ye maddi destek verilmesi gerektiği anlamına gelmektedir . 82  
Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış