"Dünyada herkese yetecek kadar kaynak var, ancak herkesin hırsını karşılamaya yetecek kadar değil."  Mahatma GANDİ

Genel

Gıda ve gelir dağılımındaki eşitsizlik, neo-liberalizm: uluslararası kuruluşların gıda, su ve iklim değişikliği öncelikleri

Gıda ve gelir dağılımındaki eşitsizlik, neo-liberalizm: uluslararası kuruluşların gıda, su ve iklim değişikliği konusunda ön sırada yer kapan gündem işgali: su, mikrobiyel toksin kökenli besin zehirlenmesi ile zenginlik fakirlik arasındaki gerçeklikler arasında yaşanılıp gidenler… 4 Şubat 2016 Eyüp Yüksel T.C. Hükümetinin Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre Ofisi Avrupa Ekonomik Komisyonu (Cenevre) nezdinde BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi 5. CEP Oturumu Milli Ülke Durum İncelemesi (EPR) Letonya (Latvia)&Litvanya Heyet Üyesi, Ankara, Riga, Jelsgava, Gauja, Cenevre Temel bilimlerdeki gelişme, veri hesaplamaları ve diğer benzer alanlardaki istatistiklerin izlenmesi insanlar arasındaki gelir dağılımı dengesizliğini, ülkeler arasındaki hakkaniyete uygun olmayan rekabetin örtbas edilmesini tarif etmeye yetmiyor. Kısır döngüye kapılan dünya devleri, dünya değerler ve üleşim sisteminin bizatihi kendisini de yok oluşa götürdüğü bir eşiğe doğru koştuğunu göremeyecek kadar telaşlı ve öngörüsüz. İnsanoğlu, hedonizmin esareti altında doğaya kafa tutuyor kendince. Aslında Franz KAFKA’nın söylediği gibi, parababası kapitalizmin dişli çarklarını değil, dişli çarklar parababasını yönetiyor, kısacası para kapitalisti esir almış resmen! Hani nerdeyse, Dünya Koruma Birliği IUCN çıksa da, onca hayranlık uyandırıcı ve ustaca bulunmuş neoliberal ekonomik yönetim araçlarına rağmen;  bu küresel düzendeki, sıfır yokoluşu da listelese ve yaysa, yayınlasa, diyesi geliyor insanın aklına. Çok zeki, öngörülü Bil Gates ve Ali Koç gibi işadamları bunun farkında elbet, o nedenle, IUCN’in ve bizdeki eleştirmekten müthiş haz duyan “salt muhaliflerin” uyarılarına pek de gerek kalmıyor. Sosyal bilimcilerin bu gidişatın risklerini analiz etmeye, uyarılarda bulunmaya yönelmesi de bir hayli vakit alacağa benzer. En iyisi mi biz, biz şimdilik fütüristlerin uyarıları ile yetinelim. Çevresel sosyoloji de, örneğin bu kötü gidişatı inceleyebilir, ama ülkemizde bunu beklemeye vaktimiz yok.  Toplumun çevre ile ilişkilerinin incelenmesine belki bizim ülkemizde de ihtiyaç vardır, kimbilir…neden olmasın… images Su da bir besindir, insanları besler içerisinde bulundurduğu minerallerle. Ayrıca, besinlerin çiğ olanlarını su ile yıkamak zorundayız. Defalarca durulayarak çok miktarda su tüketiriz besinlerimizi yiyebilmek, kanımıza karıştırmak, oradan da dokularımıza ve hücre içine yapısal proteinlerden enzim proteinlere kadar bir çok türünün sentezinde kullanılmak üzere ulaştırabilmek için. Örneğin, su olmazsa, iletim, taşıma materyali olmayınca besinler kana karışamaz, kana karışamayınca da, beslenme olmaz, bağışıklık proteinlerimiz gammaglobülinler sentezlenemez, hastalıklarla mücadele edemeyiz. Et vb. ürünlerin soframıza gelebilmesi için tonlarca su kullanılır.  Otomobil imalatı ve et üretimi en çok su tüketen işlemler arasında yer almaktadır. Onun için bazı ülkeler bu tür gıdaları, fazla su tüketmemek için dışarıdan ithal etmeyi yeğlerler. Bu ülkeler su fakiri olabileceği gibi, innovasyona ve ileri teknoloji silikon, biyoteknoloji, nanoteknoloji, gen mühendisliği, rekombinant DNA teknolojisi vb.lerinden yüksek ekonomik katma değer sağlayan ülkeler de olabiliyor. Bütçe ve istihdam, hatta eğitimde önceliği yüksek teknolojiye ayıran ülkeler. Bizde genetik mühendislik henüz o kadar ileriye gidemedi, sadece ODTÜ, Bilkent ve birkaç çok az sayıda Üniversitenin BİYOLOJİ Bölümlerinde Gen Mühendisleri yetiştirilebiliyor, ama üretim deneme ölçeğinde, henüz büyük sanayi ölçeklerine, seri üretime, kara ulaşamadık. T cetvelinin kullanılmadığı, onu yerine enzimlerin kullanıldığı, genlerle kes yapıştır terzilik gibi oynandığı bir mühendislik dalı. Bu konuya bir göz atmamızın nedeni, bugün G3 teknolojisiyle fotokopi makinesinden kopya üretir gibi, besin, hem de üç boyutlu besin üretildiğini duymuş olmamızdan. Bu arada, Türkiye geleceğini henüz düşünemiyor, meralarına sahip çıkamıyor; inşaat, besi hayvancılığı, turizm, high-tech sektörleri arasında bir önceliklendirme yapamadı hala. Liberal ülkeler bile serbest piyasa derler, ama herşeyleri planlıdır, senaryoludur, hazırladıkları planları, simülasyonla, projeksiyonla uzun vadeleri, onlarca yılı kapsar. Bunla birlikte, geleceğe dönük yerli iklim değişikliği senaryolarımız, su bütçesi hesaplamalarımız, kuraklık ve çölleşmeye karşı T.C. Orman ve Su Bakanlığımız ile TÜBİTAK BİLGEM’in ciddi, seçkin ve konusuna hakim güvenilir bilimadamlarımıza hazırlatmış olduğu proje kıvanç vericidir, yeter ki, özgüven duymasını ve mutlu olmasını bilelim. ciwa-collaborative-management-of-the-zambezi-river-basin-ensures-greater-economic-resilience-780x439 Meralar, doğal doğal otlaklar, çayırlar hem suyu çok sıkı bir biçimde tutar hem yüksek biyolojik değeri olan protein kaynaklarımız olan küçükbaş ve büyükbaş hayvanları kesimlik ve süt hayvanı olarak bizlere sunarlar. İşin bir de hijyen boyutu var ki, abdest almadan, sağlıklı yemek hazırlamaya, tuvalete gitmeye, hastanelerde el yıkamaya hepsi sudan geçer bu konunun. Adetakentlerimizde, sanayimizde ve bütün sektörlerimizde kafalarımızın içinden geçen kavramsal bir akarsu akmaktadır. Bu bizim asırlar boyu devam edegelen kültürümüzdür. ABD’de büyük aptesin kovalarla, evin penceresinden Potamac nehrine atıldığı dönemlerde Türkiye’de Osmanlı, Selçuklu dönemleri dahil, halk akar su ile temizleniyordu, tertemizdi. Duvardaki elektrik düğmesine kadar suya duyulan ihtiyaç. Su taşkınları ve yoksullar. Ne var ki, temiz su temin edemeyen yoksullar, ishal olur, yemek bulamaz, bulsa ve yese bile beslenemez. Bazen beslenir, bu yanlış, eksik beslenme (malnutrisyon) olabilir. Bugün dünyada kaç kişi yanlış besleniyor elimizde geçerli bir veri yok. Suyun çoğu ekosistemde önemli bir ekolojik sınır faktörü olması; buğdayından, ekmeğine, etinden, sütüne gıda üretimine ciddi temin ve maliyet kısıtları getirmektedir. Sadece sudan değil, su ile besin sanayinde üretilen gıdalar, çiftlikte üretilen gıdaların temini özellikle kentlerdeki yoksullar için giderek zor hale gelmektedir. Bugün ülkemizde orta sınıfın da fakirleştiği göz önünde bulundurulacak olursa, bu sorun giderek daha ciddi bir milli sorun halini almaya başlamıştır.  Yoksullaşan, iyi beslenemeyerek bedensel ve zihinsel kapasiteleri düşmüş, sağlıkları bozulmuş insanlarla harbe giremezsiniz, savaş ilan edemezsiniz, savaşamazsınız, savaşa giremezsiniz, suyu fiyatlandırmakla, gıdaların su cinsinden ve kesintili, seçici olmayan teşviklerle, kentlere göç politikasını kontrol altına almadan sağlam ve dirençli bir toplum, millet oluşturamaz, varlığınızı sürdüremezsiniz. Su sağlık demektir, sağlıksız milyonlarca yığın ne eğitilebilir, ne savaşa sürülebilir, ne de vatan savunmasında yeterli güce sahip olabilir. Beslenme, gıda ve su güvenlik, vatanın bekası demektir, mukaddestir. O nedenle, işte su doğrudan ve dolaylı güvenlik demektir, hiçbir iktidar suyun altında kalarak güç kazanamaz, suyun adaletli paylaşımını, bir kutsal kamu hizmeti olduğunu inkar edemez, özel sektöre kısa vadeli kar ödünleri veremez; suyu her bakımdan, mecazi anlamda da (gıda, sağlık, nüfus, planlamak sektörleriyle birlikte) yönetmeyi iyi bilmek; suyun altında kalmamak, tersine bilinçli bir pozisyon alarak “üstünde durmak” gerekir. Öte yandan aşırı zenginlik de bir felakettir, o da kötü beslenmeye sebep olarak milyonlarca insanın aşırı şişman olmasına sebep olup; sağlığını tehlikeye atmaktadır. Tüketememek kadar, aşırı tüketmek de zarar. Çağımızın ideolojik hastalığı bütün bu uç yaşantılara sebep oluyor, çağımız kontrolden çıkmış, uluslararası kuruluşların çabaları masada yazılı, idealler, temenniler, ütopyalar şeklinde klişe yayınlarda, anlı şanlı, masraflı, seyahati, emisyonu bol toplantı bildirgelerinde birer hayal kırıklığı, güçsüzlük, çaresizlik belgesi olarak belleklerde yer ediniyor. Dikkat ederseniz uluslararası örgütler ne islamofobiden, ne sosyalizmden, ne kapitalizmden ve emperyalizmden, yani yaratılan yapay düşmanlardan, yani sorunların kökeninde yatan kök gerekçelerden, çatışmalardan; yani siyasetten bahsediyor. Onlar soyut bir dünyada takılıp kalmışlar, rahatları yerinde, empati kuramıyorlar ve çocuksu masumluk imgesi içinde ev ödevlerini huzurla hazırlayıp, sunup, sergileyip, reklam ederek rahat yoldan para kazanıyorlar, ailelerinin geçimini temin eden bir supra-bürokratlar grubunu oluşturuyorlar. Dünya Sağlık Teşkilatına göre, ne yazık ki, dünya nüfusunun 20 yaş ve üzeri 1.5 milyardan fazlası aşırı şişman. 200 milyon erkek, 300 milyon  kadın aşırı şişman, yani şeker hastalığı ve benzer metabolik hastalıklarla boğuşuyor. Çağdaş, tüketen, zengin, hareketsiz, işe koşturduğundan; işe odaklandığından hareketsiz, kent içi ulaşıma ve kentlerarası, ülkelerarası havayolları ulaşımına bağımlı insanın metabolizmasında piruvatından, glikojenine, lipidine, glukozuna, glikolizine yani Kreb’s döngüsüne, asetonuna, dimetilketonuna, asetoasetatına; kanındaki tamponunun düzenlemeye çalışıp çabaladığı asitlik ve alkali derecesine kadar her şeyi; bütün biyokimyasal dönüşüm tepkimeleri arapsaçına dönmüş, depo yağ dokularında yağ doğrudan depolamaya yönelmiş bir makineye dönüşmüş. Bu arada acı bir gerçeklik, diyetisyenler hastanelerde yatan hastalarımıza bile hala trans yağ asiti ihtiva eden gıdaları ve sürekli sık sık büyük şekerler (pilav, makarna vb) yemeyi, sık sık insülin salınımını teşvik eden bir beslenme rejimini öneriyorlar. Dünya tam çıldırmış, anarşi içinde. Bilgiler değerlendirilemiyor, bilim gelişse de, halkın hizmetine sokulamıyor, buna cesaret edecek kalitede meslek adamları ortalıkta kalmamış. Kalanlarını da halk ve dogmatik aydınlar, “eleştirel gerçekçiler” saymıyor, tersine eziyor. İmalatında müthiş miktarda su tüketen, sadece finans ekonomisi değil, başta su cinsinden maliyeti çok yüksek otomobiller, hantal gövdeli feminen spor ayakkabısı şekilli lüks poz yapma sosyal statü cipleri bir de, sağlıklı sudan ve parası olduğu halde doğru besinden yararlanamayan lükse heveslenen okumuş cahil ve özentili orta tabakamızı hareketsizliğe sürükleyerek bir kez daha sağlıksız beslenmeye zorla yönlendiriyor. Özenti toplumuna dönüştürüldüğümüz için, “sosyal içicilik” adı altındaki alkol bağımlılığı da bir mol. etil alkol 2 mol. suyu vücuttan çektiğinden gizli susuzluğa da yol açıyor, bu da artı bir su “kazancı”. Cildi dehidrate, kızarık alkol susuzluğu insanları, karaciğerleri yağlanmış, ta ki ultrasona girsin tesadüfen, o zaman anlar biyolojiyi, miyolojiyi, biyoçeşitliliği ve karaciğer Kuppfer hücrelerini. Evet, su, barajlardan, havzadan başlayarak su yönetiminin, ve tarımsal metotların ve kaynakların zor yönetilir karmaşık ve kaynak isteyen sektörler olması nedeniyle, gıda güvenliği en karmaşık sürdürülebilir kalkınma konularındandır, hükümetler gıdaya, suya zam yaparken, suyu, iletişimi ve elektriği özel sektöre özelleştirme ile tahsis ederken devletin ve kendilerinin yeni nesillerinin devamı, sürdürülebilirliği için birkaç kez düşünmek zorundalar. Bu arada, su üzerine ilginç bir bilgiyi paylaşmak, biyolojinin (biyokimyanın, yani fakülte ve bölümleri birer birer kapatılan temel bilimlerin) su tüketimi ve yönetimi konusundaki akıllıca öneminin altını çizmek istiyorum. Bir soruyla başlayalım öyleyse: Deve neden hörgüçlüdür, çölde giden bedevi neden deveye güvenir, bunları düşünmekte yarar var (Kaynak: Albert LEHNINGER, Textbook of Biochemistry). Suyun depolanması çölde en kıymetli kabiliyet. Çölde deve, oto yarışçısı, pilot olmaktan belki daha önemli. Develerin hörgücündeki yağ, uzun süreli su deposudur. İhtiyaç duyuldukça, bu depo yağı deve suya dönüştürür, kullanır. ee4e8f33-7b9d-49b8-b0cd-84f2080e1fa8-1020x612 Gıda ve su yaşamımızda: Sulak Alanlardan Temin Edilen Besinlerimiz, turizm, beş yıldızlı otel, golf sahası, konut, lüks rezidanslar lehine sulak alanlar kaybedildikçe azalır, ülke da fakirleşir, gıda ithal etmek durumuna düşer. Yoksulun iklim değişikliği ile arası iyi değildir. Aşırı iklim koşulları, örneğin,  uzun süreli kuraklıklar veya aşırı nemli havalar iyi değildir, katlanmak zordur, insanı uyku tutmaz. Dahası da var, kırsal alanda yaşayan kötü ve ondan alışveriş yapan kentsel alandaki şehirli aç kalır, pazarda, manavda satın almaya güzü yetmez, iftarını açamaz, orucunu bozamaz. Kuraklık nedeniyle zeytin üretimimiz azaldı, zeytinyağını satın almamız çok zorlaştı artık. Et zaten pahalı. Kısacası, iklim değişikliği, bol otomobil kullanarak dünyanın atmosferini ısıtmamız, uçakla bol bol seyahat etmemiz gıda fiyatlarını arttırarak bizleri aç bırakıyor, doysak bile sağlıklı ve tam beslenmiş olmuyoruz. Hücrelerimizde besin eksikleri var, aramızda karınları tok olanlarında da. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, tek başına iklim değişikliği faktörünün, mesela kuraklık gibi uç iklim koşullarının, tek başına, 40 milyon ila 170 milyon insanı besinsiz ve susuz aç bırakacağını tahmin etmekte. Kendisini kıt kanaat geçindiren yoksul çiftçi (küçük ölçekli tarımsal üretim aile işletmesi), bir aşırı uç iklim değişikliğinde, örneğin aşırı sıcak veya soğuk havada, veya uzun ve şiddetli geçen bir kuraklık döneminde üretim yapamayacak, gelirsiz, hatta aç kalacaktır. Avrupa Birliği (AB)’nde, biyolojik çeşitliliği koruyan ailelere çiftçilikte hibe destekleri tahsis edilmiştir. Tabii ne derecede başarıyla uygulanır, doğaya etkin bir şekilde katkıda bulunur, bunu, yani AB Ortak Tarım Politikası (EU CAP, modulation, flat-rate payments, set-aside, cross-compliance, agri-environmental measures vb) doğa koruma teşviklerinin doğaya olumlu katkısını AB ülkeleri çiftçilerine ve BirdLife International adlı İngiltere’deki kaliteli, seçkin, çok ciddi, benim şahsen çok önem verdiğim Avrupa Kuş Koruma derneğine, mesela Macar yöneticisi Zoltan KUN’a sormak gerekir.   oiled-marsh Zenginin (ülke ve sınıf) hali akıllıca değil. İrrasyonel. İklim değişikliğinin hızını azaltacak tedbirler alınmadığından, hatta alınsa bile uzunca bir dönem; Zengine sunulan gıda miktarı ve gıda çeşitliliği azalacaktır. Aşırı yağışlardan ve kıyıda denizin yükselmesi nedeniyle; kıyıda yaşayan zenginler bile ishal olacak, çeşitli enfeksiyonlara yakalanacaktır. Bu gastroenterolojik enfeksiyonlarla, bu mikrobiyel besin zehirlenmeleriyle, ishal olmuş zengin kesim nasıl beslenebilecek?! Bakkaldan, pazardan en pahalı gıdayı, Rokfor peynirini, havyarı, viskiyi, pastırmayı, bonfileyi satın alabilse bile, bu besinler maalesef kanına karışamayacak, hasta olduğu için, diyare sebebiyle beslenemeyecek… Çok zengin ailelerin hamile kadınları kansızlıktan muzdarip olacak; sırf aşırı hırsla tüketmek, kalkınma ve para yığma hırsından, hepimiz birden otomobil, cip kullandığımızdan, kansızlık çekecek. İklim değişikliği felaketinde işte zengin ile fakirin kaderinin örtüştüğü “insani” hayati ortak yanlar da var. Fakirin de, zenginin de bu felaketine dünyada aşırı kullanılan karayolu taşımacılığı ve kapitalist dünyamızın aşırı sanayi üretimi, dünyanın bizatihi kendisinin kapital (sermaye, anapara) olduğunu göremeyen kar hırsı neden olmaktadır. Kapitalizmin kurulduğu, gelişmeye başladığı sıralarda, iklim değişikliğinin etkileri ya çok hafifti, ölçülemiyor, farkına varılamıyordu, ya da bilinmiyordu. Belki o nedenle de, tüketmeye ve emisyon çıkarmaya karşı; hala karşı bir karşı çıkış, tavır, ilkeli duruş, rasyonel bir davranış, algı kolaylığı ve örgün eğitim sağlanamıyor. Gıda ve Doğal Kaynaklar Tüketim Kalıplarımızı değiştirmek de bir yere kadar çözüm olabilir ama etkisi marjinal olur kanısındayım. Örneğin, ülke olarak, neyi, ne şekilde yersek daha az su tüketiriz? Suyun tüketilmesinde gıda sektörünün de payı var. Belki de lokantalarda kafeteryalarda, okulda, işte, evde tabaklarımızda bıraktığımız artırdıklarımız da ülke su üretimi bütçesi kapsamında değerlendirilecek (hesaplanacak, raporlanacak) olursa, oldukça önemli bir miktarda suyu kaybediyoruz. Ve hala bir ailede birkaç otomobil birden kullanarak, dünyanın giderek tehlikeli bir canavara dönüşen ikliminde belki de dengesizliklere yol açıyor, zengini de, fakiri de, yaşamamaya doğru itiyoruz. Gelecek beş, on yılı, hatta iki yılı bile düşünenimiz yok, varsa yoksa iç kavga, kutuplaşma, muhalefet, eleştirme, ama her iki “taraf”ın da işbirliğine hiç yanaşmayacak şekilde çiğ kişilikleri, şişmiş egolarıyla, salt kavga, eleştiri, karalama, korkutma ya da  korkarak yakınma, söylenme, harekete geçemeyen bir zıtların “birlikteliği” topluluğu… Çocukların ve torunların yaşama (!) dönemlerini ve haklarını ise düşünen hiç yok
Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış

Ziyaretçi İstatistikleri

Aktif ziyaretçi sayısı: 20 Bugünkü ziyaretçi sayısı: 263 Toplam tekil ziyaretçi sayısı: 66081